Ora ahalisiyle bayramlaşma

Bayram tatilinde ne yapıyorsunuz. Cumartesi günleri zaten çalışmayanlar çoğunlukta. Öyleyse bu bayram tatil iki günden ibaretti. Gene, dört günü bir edip, uzaktaki ailelerini ziyarete veya bir yerlerde dinlenmeye gidenler olmuştur.

Bayram tatilinde ne yapıyorsunuz. Cumartesi günleri zaten çalışmayanlar çoğunlukta. Öyleyse bu bayram tatil iki günden ibaretti. Gene, dört günü bir edip, uzaktaki ailelerini ziyarete veya bir yerlerde dinlenmeye gidenler olmuştur.
Biz, Çinçin bacımı kaybetmeden önce de, iki kardeş Işıl’la birlikte oturdukları evde biraraya geliyoruz. Bırakıp gidenlerden sonra biz geride kalanlar da bir manga ederiz Işıl’ın masasının etrafında. Ağız tadıyla karnımızı doyururken, bir yandan da bayramdan bayrama bile büyüyen son nesil efradına takılırız biraz. Benim neşe kaynağım artık, hemen de yalnız onlar. Hepsine bayılırım. Daha da olsaydı keşke, diye hatta gizli gizli hayıflanırım.
Bayramlaşma geleneği bizde berdevamdır. Benim elini öpeceğim büyük kalmadı ailemizde. Bir yaş büyük biri var amma, birlikte büyüdüğümüz, kavga diye kafamızı gözümüzü yardığımız amca-kızımdır, ki onun da elini değil yanaklarını öperim.
İşbu cumartesi günü, yaşıtlarıma karşı dostluğumu ve dürüstlügümü koruyarak, elbette yalnız onları ilgilendirecek bir kararımı açık edeceğim.
Kış geldi dayandı, o güzel havaları şimdi zor bulursun deseniz de, ben yeniden başlıyorum. Neye mi? Haftada en az iki kere keyif için değil spor ve sağlık meselesi olarak yürümeye.
Sersemledim ben, kendim de farkındayım elbette. Anlık bir şaşalama değil, Gülseren Hanım’ın üç buçuk yıl süren hastalığı süresince artarak devam eden bilmediğim bir ruh ve beden haliydi. Hiç yalnız kalmadık, git biraz yürü diye çok ısrar etti çocuklar. Ne mümkün! Sık sık masanızdan kalkıp, birkaç dakika göz göze kalmadan edemezsiniz ki... Rıhtım çapkınları gibi yalı boylarında nasıl gezineceksiniz.
Dayanılması güç olan asıl, Lülüş’ün ısrarıydı, «Sana çok iyi geliyordu.. Bedenen de, ruhen de... Benim içim rahat etsin diye git biraz da!»
Gidilmez. Bir zaman duyduğunuz ihtiyaçtan eser kalmıyor ki gidebilesiniz. Sizin aklınız artık tek bir yerde olabilir.
Bu bayram Lülüş Hanımcığım, rö-bismillah demeyi deneyeceğim. Okurlarım şu anda bana kulak vermişken, ben yürüyüşe senin en sevdiğin yerden, Kuruçeşme’deki kedili parktan başlamış olacağım. Kimseye söylemediğim kararımı sana fısıldarım: Azmedip öylesine form tutacağım ki, belki bir gün, zaman zaman durup dinlenerek de olsa, Zekeriyeköy’ü de geçip, seni, yürüyerek ziyarete gelebileceğim. Mesafe daha kısalmış gibi gelir o zaman insana.
Nasıl hantallaştığımı anlatamam sana. Şikâyet bacaklarımdan değil sadece, belkemiğim hepsinden daha isyankâr oldu. Değil yürümek, uzun süre ayakta kalınca da ağrıyor.
Ora ahalisine, Çinçin’e, Özgül’e; Nurullah’a, Zihni’ye, Oğuz’lara, Beslan’a, Tamara’ya, Hayri’ye, Celâl’e, Nezihe’ye ve bilcümle büyüklere selamlar! Senin oradakilere demek de yeter aslında, değil mi?

Dayak cinayet sebebi olur
Müzede bir köşe gibi, gazetenin bir sayfasına yan yana yerleştirilmiş haberler (Hürriyet, 26 Kasım). ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, bilhassa kaleme aldığı yazısında Afrika’da (Gine’de, Kongo’da) yaşanan ve kurbanları her yaştan kızlar ve kadınlar olan katliamları anlatıyor. Vardığı sonucu şu korkunç cümleye sığdırmış: «Kadınlara yönelik şiddet Küresel bir salgın halini aldı.»
Bu cinayet türünden dehşete kapılanlar BM’nin bütün dünyada «Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Mücadele Günü» ilan ettiği her 25 Kasım’da ve küresel bir koro halinde seslerini yükseltiyorlar. Yaygın isyan 10 Aralık‘ta İnsan Hakları Günü’ne kadar devam ediyor. İnsanlığından utanan koro 16 gün boyunca bu dehşeti, bu isyanı, bu nefreti ve giderek yoğunlaşan kararlılığı dile getirmeye çalışıyor.
Ben, yaşıtları ve arkadaşları dışında kimseden dayak yememiş bir çocuk olarak büyüdüm. Evde dayak diye bir ceza yoktu. Gene de bilir işitirdik, çocukların dövüldüğünü. Yazık ki kadınların da... Çevremizde, hatta komşu olduğumuz ailelerde kadına şiddet fiilinden söz edildiğini de hiç hatırlamıyorum.
Ben böyle bir faciayı filmlerde de hiç seyretmedim mi diye kendimi sorgularken, tasavvur edemeyeceğim bir «kadına dayak» fiiliyle televizyon dizisinde karşılaştım. Nefes alamaz hale geldim. Hanımın Çiftliği dizisinde bir sahne. Babası rolündeki Mehmet Çevik kızını, yani bizim Özgü Namal’ı dövüyor. Tokat, yumruk derken böğrünü tek-me-le-ye-rek. Bu muameleyi bir hayvana yaptığını görseniz günlük hayatta, adamı tutar parçalarsınız.
O gördüklerimi yapanın bir insan olabileceğine, bir insanın hem de kızına öyle muamele edebileceğine inanmak mümkün değil. Allahtan benim seyretmek zorunda kaldığım oyundan bir sahneydi.
Bir kere daha seyretmeye tahammül edemem. 

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Emre Tekin)
* Size danışmak istedim. Bir dönemi belirten ifadeler, yer aldığı metinde yazıyla mı, yoksa rakamla mı yazılmalıdır?
Örnek: «Altı yüzyılı aşkın bir süre Osmanlı tabiyeti altında...»
– Ömer Asım Aksoy’un kuralları şunlardır: 
* Deneme ve anlatılarda, özel mektuplarda, kesinliği bulunmayan küçük sayılar yazı ile gösterilir: Ailesinden on beş yaşında ayrıldı. 
* Bilimsel, kesinlik isteyen konularda rakamla gösterilir: Türkiye’nin yüzölçümü 780 576 km’dir. 
* Çok sıfırlı sayıların ana sayıdan sonraki basamakları yazı ile gösterilebilir: 2 milyar, 8 trilyon... gibi. 
* Yazıya geçirilmiş sayıların her rakamını ve basamağını gösteren kelime ayrı yazılır: Yüz yirmi beş veya üç milyon altı yüz elli beş bin iki yüz on iki gibi. 
* Rakamla yazılmış bir sayıya gelen ekler kesme ile ayrılır: 1987’de, 11.55’te 12’ye çeyrek var gibi. 
* Ev, apartman, daire kapı numaraları ile kitapların sayfa numaraları, tarihler, yıllar, saatler (özel bir amaç olmadıkça) yazı ile yazılmaz.