Orhan Pamuk ve Anna Karenina

Eski bir arzusudur Çetin Altan'ın: Bizim yazarlarımız, sanatçılarımız da dünya çapında ses verecek eserler yaratsın ister. Hesabını bilmek, yani ölçüyü kaçırmamak elbette lazımdır; ama...

Eski bir arzusudur Çetin Altan’ın: Bizim yazarlarımız, sanatçılarımız da dünya çapında ses verecek eserler yaratsın ister. Hesabını bilmek, yani ölçüyü kaçırmamak elbette lazımdır; ama hesabını geniş tutmayı göze alamayanın gerçekten büyük eserler vermesi de pek mümkün değildir, demeye getirir bu uyarısını. Dediği, bir eleştiri olduğu kadar özendirme, yüreklendirme niteliği de olan bir çağrıdır aslında.
Spor yarışmalarındaki özlemimiz apaçık ortada. Yeni nesillerin tadını çıkaramadığı o heyecanı vaktiyle biz, güreşçilerimiz sayesinde pekâlâ yaşadık. Heveslendiğimiz kadar da varmış doğrusu, tadına doyum olmuyordu. Yarım asır geçti aradan. Sporda bütün ağırlığı futbole veriyor, ama hayal ettiğimiz sonuçları alamıyoruz; son yıllarda ithal oyunculara ağırlık da verdiğimiz halde sonuçlar pek değişmiyor.
Bu arada dikkati çekmesi gereken seyrek başarılara şahit oluyoruz. Nedendir bilmem özler göründüğümüz neticelere erişildiğinde, bu sefer de ilgi ve duygu zaafı gösteriyoruz. Arzu eder, şiddetle bekler göründüğümüz alanlarda bizden biri başarı sağlayıp da, dünya çapında ilgi görecek olursa, bu hali nasıl karşıladığımızın kuzum farkında mısınız? Ben dehşete düşüyorum.
Sevinip, heyecanlanıp içimizden birinin başarısıdır bu, ne mutlu bize diye onu alkışlıyoruz, kutluyoruz, hatta baş tâcı ediyoruz, diyebilir misiniz?
Bence haaayır!
İnanılır şey değil, hiç oralı olmuyoruz, görmezden geliyoruz.
Bu anlamda dikkatimi çeken bir ilk işaret Sertab Erener’in  Eurovision başarısı oldu. Oysa pek benimsemiştik, hakemi halklar olan bu şarkı yarışmasını. Kazanınca adeta sessizliğe gömüldük. Kaybedenleri ti’ye alarak oyalanıyorduk. Sertab kazandı, bir şaşaladık; ne yapacağımızı bilemedik ve içimize kapandık.
Kemal Derviş’e çok önemli uluslararası görevler emanet ediliyor. Sertab’ı sevdiğim gibi ben Kemal Bey’i de çok severim. Elbette çok da beğenirim. Başarı basamaklarında yükselmelerinden çok önce, ben onların değerini bilmiş, anlamış, niye bizim aramızda herkesten daha çok itibar görmüyorlar diye dertlenmiş biri olarak haklı çıkınca, için için beslediğim insan sarraflığı meziyetim teyit edildi diye galiba biraz da sevinir ve böbürlenirim.
Canım sağ olsun! Başarıyı görünce sus pus olanlar, demek bizden birilerinin oralara ulaşmasını sahiden arzu etmiyorlarmış diye, bir taraftan da öfkelenir, ağzıma geleni söylerim.
Eveli günün haberlerinden biriydi. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nin Yunanca çevirisi de satışa çıkmış ve 7 günde 10 000 adet satılmış. Yunan kitap piyasasında kıskançlıklar yaratacak bir sonuç, diyorlar.
İngiliz gazetesi Financial Times’da İan İrvine imzalı, Masumiyet Müzesi’ni inceleyip tanıtan bir yazı yayımlanmış.
«Romanın kahramanı Kemal, aşk için katlandığı onca acıya, çektiği bütün ıstıraba rağmen mutlu bir hayatı olduğunu söyleyebiliyor, diyormuş. Orhan Pamuk, Kemal’in trajik ve yüce tutkusunu sabırla gözlemleyerek Lolita, Madame Bovary ve Anna Karenina’nın yanına konulabilecek ve oraya Allah için yakışacak değerde, romantik bir aşkı anlatıyor romanında...» diyormuş.
Siz, Türk edebiyatına ilk Nobel’ini kazandıran Orhan Pamuk’un romanlarının bu olağanüstü değerini ele alarak, bizlere de anlatan Türkçe yazılar okudunuz mu bir yerlerde? O Nobel’i alalı yıllar geçti aradan... Ben hatırlamıyorm.
Ve Orhan da nedense Türkiye’mizden çok, yabancı ülkelerde vakit geçirmeyi tercih ediyor son yıllarda. 

Başkanın kürsü edepsizliği
İki milletvekilinin (Ahmet Davutoğlu ve Kamer Genç) adlarını verdikten sonra sorun:
– Size göre bu iki milletvekilinden hangisi daha çok tanınır? Daha çok sevilir, diye?..
Cevap bence büyük ihtimalle Kamer Genç olacaktır.
– Niye peki? Kamer Bey siyasetçi olarak ne yaptı ki daha çok tanınsın?
– Yahu birader, millet onun çiçekleri sulama hikâyesini çok tuttu, biliyor musun?
Başbakan olarak Turgut Özal, üzerinde dikkatle durulup değerlendirilmesi gereken işler yaptı. Ama ondan kalmış unutulmaz sözlerden biri, bence ağzından kaçmış olması daha akla yakın gelen «Küçük Turgut» imasıdır.
Aslında tarihe geçecek rezalettir bunlar. Bir yenisini dün, Diyarbakır’ın Belediye Başkanı Osman Baydemir söyledi.
Yargı dilinde çirkin kelimelerden biri SİN-KAF diye ve saklamadan söylenir. Arap alfabesinde «S» ve «K» harflerinin adıdır. Aradaki sesli harfi telaffuz etmemek asgarî nezaketin icabı sayılır; Arapçada yazılmaz zaten.
Bu kelimeye -mek eki ilave edilerek, argo dilinin en kaba fiili imal edilmiştir. Baydemir denilen efendi:
– S.K’tir git! diyordu; bir topluluğa, televizyon seyircilerine karşı ve bu ülkede meşru olarak verdikleri kararı gerekirse zor kullanarak uygulatma yetkisi bulunan, yönetim erkinin temsilcilerine hitaben. Çirkinliğin üstüne basa basa, küfrü ikinci defa tekrarladı.
Sadık Aldoğan’ın Meclis kürsüsünde, salondan kendisine sataşanlara vermek istediği cevaba uygun kelimeleri bulamayınca, diğerinin desteğiyle bir kolunu uzatıp, başparmağını işaret ve orta parmaklarının arasına yerleştirerek o malum ve çirkin hareketle verdiği cevaptan bu yana, bu defa vekillerinin huzurunda değil millet bütününe karşı ve hepimizin gözüne bakarak dile getirilen küfür, yanılmıyorsam siyaset tarihimizin en aşağılık hitabıydı.
Kayda geçirmekle yetinelim!

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Çağatay Yaşar)
* Haber dilinde fiiller miş’li geçmiş zaman kipiyle «... şöyle yapılmış», «... şöyle görüşülmüş» diye kullanılıyor. Resmî açıklamalarda bile... Haber verilir, açıklama yapılırken «bir rivayetten söz ederken kullanılan» ifadeleri kullanmak doğru mudur sizce? Biz yadırgıyoruz.
– Bence de yanlış! Fiilin sonunda bir hükmü ve kararlılığı da ifade eden «...dır, dir, tır, tir» eklerinden biri mutlaka bulunmalıdır.