Ötegeçedekilere Zihni Küçümen?e, Nurullah Gezgin?e ve Gülseren Hanım?a selam!

Zihni cânım! Ne kadar çok zaman oldu, söyleşip halleşemediğimiz, farkında mısın? Sizin oralarda ne var, ne yok...

Zihni cânım! Ne kadar çok zaman oldu, söyleşip halleşemediğimiz, farkında mısın?
Sizin oralarda ne var, ne yok, diye sormaya yeltenmiyorum. Sen, Nurullah ve Lülüş! Düşünüyorum da, buralarda bırakıp gittiğiniz bu arkadaşınızı bol bol çekiştirmek için sizden daha ideal bir üçlü kurulamazdı, diye gülümsemekten kendimi alamıyorum.
Biz burada hâlâ günlerin hesabını tutmaya devam ediyoruz. Ben sekseninci yaşımı tamamladım da seksen birinci yılı sürmeye başladım bile. Doğduğum günü bilirsin, ben de seninkini; benden altı gün daha küçük olduğunu da...
Analarımız birbirinden habersiz, bizi aynı yılın aynı haftasında doğurmuşlar da, ikimizi aynı güne denk getirememişler, der gülerdik.
*
Gevezeliğimin sebebi var. Önce onu söyleyeyim. Çocuklar:
– Ee baba! Dede! Sekseninci yaşını nasıl kutluyoruz, dediler.
– Kutlamıyoruz, Lülüş yok.
– O da ne demek?
Doksanı aklımızdan bile geçirmediğimiz için, sekseninci yılın sonunu ortalama bir günde birlikte kutlamayı kararlaştırmıştık biz onunla. Zihni de gelir, yaş günümüzü gönlümüzde, zihnimizde birlikte kutlarız demiştik. Nurullah vardı davetlilerimiz arasında. İki Oğuz’lar vardı. Hepsini saymayayım.
Meheldir bize Zihni! Romanlar yazma hayali kurarken birbirimize iltifat eder, o alanda başarılı olma ihtimalini ben sana, sen bana ikram ederdik. Yukarıda yazdıklarımı okurken gradom hakkında yeni bir fikir edindin mi?
Konuyu değiştireyim.
Yaş günü vesilesiyle seni düşünürken içimden Şükran’ı aramak geldi. Gönlümüzce buluşup hasret gideremiyoruz. Birkaç gün sonra Malik torunun yaş günü; o da şubatlıdır ya! Uzun uzun konuştuk. Zihni ve Lülüş lafı ettik biraz. Can’la da konuştum, evdeydi.
*
O kadar çok şey var ki anlatacak, daha doğrusu seninle konuşmamız gereken, Zihni! Nereden başlayacağımı bilemiyorum.
Nerelerde olduğumu bilesin, diye; yaş günümde oturup neyi hesap ettiğimi söyleyeyim sana.
Sabah, Malik torunun odana girip biraz sonra:
– Babaanne! Dedem uyanmıyor, ben de uyandıramadım, diye çıktığı günden bu yana, bu pazar gününe kadar Zihni, 12 yıl, 234 gün geçti aradan. Tam 4 380 gün.
Saçmalama izni istiyorum. Çünkü içimden geçenleri kelimeler halinde dile getirmeye, Türkçem yetmiyor artık...
Hiçbir uzlaşma gereği ve ihtiyacı duymadan, kendini sonuna kadar, dilin döndüğünce anlatabilmek; sana anlatılanı, çiğnerken hazmedercesine içine sindirip gerektiyse bir yandan da değişerek dinlemek. Bu, ev ahalisi yattıktan sonra, iki yaşlanmış adam kalınca uyanık ve başbaşa, nedense yalnız o zaman mümkündü, değil mi? İki ayrı koltukta da değil, aynı geniş kanepeyi paylaşarak, bazen bağdaş kurarak, bazen biraz kaykılarak. Zihni’den gayri kiminle mümkün?
Sözlerim cümle hasbıhâlimdir / Kime yalan ise bana gerçek diyen şairin meşrebince, söze son söyleyeceğinden başlayan Nurullah’ı düşün! Yüz yüze kalırsan belini doğrultamayacağım gerçekleri, bizim görmezden gelmeye çalıştığımız doğruları, onun, gözünü kırpmadan dobra dobra yüzümüze söyleyişini unutmak mümkün mü; eksikliğini hissetmeden, onu aramadan edebilir miyim?
Bir şey anlattığımda bana, onun gözlerindeki ifadeyle bakan biri yok artık. Ne acıdır ki ben, o bakışa karşı konuşmanın, bir şeyi Lülüş’e anlatmanın nasıl bir nimet olduğunu, beni dinlerken nasıl dinlendirerek düzelttiğini anlamakta geç kaldım; mutluluğumun biraz da onun bana bakışından kaynaklandığını geç idrak ettim.
Yıllar yılı her akşam başını yaslamaya ve okşayıcı yumuşaklığında dinlendirmeye alıştığın baş yastığını düşün. Yerine bir başkası konulduğunda uyku tutturamaz duruma düşüyorsun. O orada olmayınca nereye bırakacaksın, kime emanet edeceksin başını?
Her duyguyu, her düşünceyi lafa dönüştürmeden rahat etmediğini bu arkadaşına söyleyen sensin Zihni. Bil ki her an Lülüş’ü konuşmak isteyen aynı adam, söz oraya gelince eski deyişle lâlüebkem’dir («donakalmış bir dilsiz»). Şairin Başka her mevsimde susar lâl olur / Bülbülü baharla gül uyandırır demekten maksadı da bu olsa gerek. Cenab Şehabeddin de «Doğruyu söylemek değil, anlatmak güçtür» der ya! Şimdi benimki de öyle; söyleyememenin değil de, anlatamamanın derdidir.
*
Dört Sait-sever arasındaki bir sohbet bu bizim yaptığımız; biri beriden, üçü ötegeçeden. Şairlerden söz edip de, düzyazının büyük şairi olan ortak sevgilimizi es geçmek olacak iş değil.
«Bir halttır ettik dün akşam, der Sait Faik ve sorar: acaba çok mu uluorta konuştum?»
Acabası yok Zihni, ben evet size sesleniyorum diye uluorta konuştum.
Aslında eski alışkanlığımızı tazeleyerek sizlere, Türkiye’nin «ahval-i ...»den bahsetmek istiyordum. Bir kirli çamaşırları ortaya dökme ameliyesidir başlattılar, ki sonunda başlatanların da bu hengâmenin altında kalmasından korkulur oldu.
Ara sıra iki laf edelim istiyorum. Burada olup bitenleri, devam edegelenleri hâlâ merak eder misiniz?
Bana iyi seneler diyen Ayşe’yle bugün uzun uzun konuştuğumuzu ve yakında iki klan halinde bir araya geleceğimizi Nurullah’a söyle; Can’ın, Cem’in, Oya’nın ve bilcümle ahfadın iyidir. Lülüş’e söyle Can ile Eda evliliği tek kelimeyle mükemmel. Can geçen çarşamba burun (deviasyon) ameliyatını çok sağlıklı atlattı. Elif hafta içi Uludağ’daydı. Eren yukarı katta anatomi çalışmaya devam ediyor.
Bu kıyıda içinizden birini üzecek hamdolsun bir vukuat yoktur. Ne diyeyim, sonsuzluğunuza bereket!