Özenmek özenti değil

Durup düşünsek daha çoğunu da hatırlarız herhalde. Biz bu ülkenin insanları ne çok şeye üzüldük, hayıflandık, dertlendik. Aşk ağlatır, dert söyletir derler. Dertlenip de söyleyemediğimiz çok zaman oldu.

Durup düşünsek daha çoğunu da hatırlarız herhalde. Biz bu ülkenin insanları ne çok şeye üzüldük, hayıflandık, dertlendik. Aşk ağlatır, dert söyletir derler. Dertlenip de söyleyemediğimiz çok zaman oldu.
Yahu hiç mi sevinmedik, kıvanmadık, yaptığımızdan mutluluk duymadık, diye sual edeceğim tuttu birden.
Zihnimde bir koşuşmadır başladı. Durup düşündüm.
Bir sevgili öldü diye bütün bir halkın ağladığını gördüğümde dokuz yaşındaydım. Yaşım, bütün bir milletin, evladını kaybetmiş bir ana, babasız kalmış bir çocuk gibi sahici gözyaşları dökmesinden etkilenmeye yetti o zaman. Gelen 10 kasım’larda o hissi yıllar yılı yeniden yaşadım.
Ertesi yıl bir büyük acıda yeniden buluştuk. 27 aralık günü Erzincan depremi oldu. 15 000’i aşan ölüm, kışın zorlukları, başını İnönü’nün göğsüne dayamış köylü nine... İmkânlar yetersizdi belki, ama acıyı tek bir vücut gibi sahiplenişimiz de bir şeydi, böyle olduğunun farkına vardık, diye hatırlıyorum.
Savaş başladı. Büyüklerimizden hikayesini dinleye geldiğimiz  büyük savaşın tekrarı gibiydi derken, bunun gelmiş geçmiş hiçbir savaşa benzemediğini fark ettik. Adını inkâr etmeyen, sahiden dünya savaşıydı bu.
14 Mayıs 1950 günü, peşinden koşarken nefes nefese kaldığımız Avrupa kaltağına nihayet eriştik duygusunu yaşadık biz milletçe.
Evet, kısa bir süre için.
6/7 Eylül 1955 ve ertesi, 27 Mayıs 1960 ve ertesi, milletçe utanıp üzüldüğümüz, kahrolduğumuz acılar yaşadık.
Tek katlı kerpiç evlerden apartmana taşınmışçasına sevinmemizle, depreme benzer darbelerle yerlere serilmemiz bir oluyordu.
– Bir de sevindiğinizi söyle deseniz, zorlanırım. Güreşçilerimizin dünya şampiyonu olduğu günler desem, içinizden ne gelir? Acımak mı, gülmek mi, durup yeniden düşünmek mi?
Eğitimdi, sağlıktı, sanayi ve ticaretti desek de, siyasette bocalamaktan öte gidemiyorduk. Neyimiz eksikse siyaset ile feraseti bir araya getirmeyi beceremedik gitti.
Açılımları tamamlamaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu, birinin üstesinden gelmedikçe bilemeyeceğiz. Ee, özeniyoruz...

Uzatıp bakın şu ellerimize!
Uyku öncesi çocuklara anlatmayın diye tembihledikleri bir masal vardır, Kırmızı Şapkalı Kız. Hani büyükannesinin kulübesine giderken, kılık değiştirip kendini o yaşlı nineye benzetmiş bir kurda rastlar ormanda? Tuzaktır. Canavar hayvan küçük kızı yemesin diye telaşlanır koynumuzdaki minikler.
O masalı ben de sevmem. Babam bana «Bürümcüklü Bürmen kadın çukura düşmüş çıkamaz, pır pır eder uçamaz» diye fareler arasında geçen bir masal anlatır, beni heyecanlandırırdı. Ben de onu anlattım çocuklarıma, daha bir sokulmalarını istediğim zaman. Çocukları korkutmayı marifet sananlardan hoşlanmam.
Bir de büyükler için bile tüyler ürpertici haber başlıkları oluyor. Sayısı gittikçe ve hızla artan. Dünkü Radikal’de bir örneği vardı gene: «Kızının başını kesip kahvede oyun oynamaya giden baba, savcıyı da şaşırttı» diye.
Kızını gırtlağını 18 santim boyunca keserek öldürdükten sonra kağıt oynamış. İnsanın içinden beddua etmek bile gelmez. Haberi veren muhabir «Münevver Karabulut hadisesinin bir benzeri» diyor. Zanlı bu sefer kızcağızın (adı Tuba miş) babası; işini (!) bitirdikten sonra ellerini yıkayıp kahvede kağıt oynamaya giden.
Diyarbakır-Hani ilçesinde Kırım adlı bir köy. 22 hanelik. Çocuk 18’inde. Cinayeti babası Mehmet ile amcası Abdülaziz’in birlikte işledikleri sanılıyor.
Ceset dört gün sonra evde bulunmuş. Savcı cinayeti haber bile vermeyen aileden şüphelenmiş. Cinayet işleneli bir yıl olmuş. Diyarbakır’da mahkeme bugünlerde başlayacakmış.
Yaşar Kemal, Çukurova Üniversitesinde genç hemşerilerine:
– Doğa insanlardan elini çektiğinde, doğa ile birlikte dostluk duygusu da, sevinç duygusu da, merhamet duygusu da insanlardan elini çeker, demiş.
Uzatıp, bakın Allah aşkına! Bunlar, bildiğimiz eski eller mi?

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Behzat Rızvani)
* Dünkü Hürriyet’in 2. Sayfasında başlığa çıkarılmış bir cümle vardı: «Eskiden kadınlar zamparaydı, buna inanıyoruz.» Söyleyen de çok ünlü bir sinema oyuncumuz. Bir bey. Doğrusu ben ondan böyle bir hata beklemezdim.
Eskilerin dediği gibi bunun neresinden tutayım? Zampara kelimesinin Farsça zen (kadın) ve bâre (dost) ile yapılmış zen-bâre ve zen-pâre’den geldiğini bilmiyor demek ki. Çapkınlık ile zamparalık da aynı şey değil. Peki, ülkenin 1 numaralı gazetesinin yazı işleri kadrosunda da bunları bilen biri yok mudur?
– Eleştirinize katılırım. Ama zampara ile çapkın arasındaki fark üzerinde biraz duraksadığımı da söylemeliyim. Bir de hovarda var, bilirsiniz. İsterseniz ondan başlayalım.
Hovarda. Kelimenin Farsça hurden («yemek içmek») fiilinden türediğini İsmet Zeki Eyuboğlu söylüyor: –>huvâr («yiyici, yiyip içici») huvâr-de ve sonunda hovarda olmuş.
1. «Zevki için düşünmeden, bol bol para harcayan (kimse)» demek. 2. Çapkın. 3. Düşmüş kadının paralı âşığı. (Bence kadınlar hakkında pek kullanılmaz.)
Çapkın. Ayverdi Sözlüğü’nde kelimenin Eski Türkçe çapmak («yüzmek, koşmak») fiilinden geldiği söyleniyor. Anlamları 1. Geçici aşklar, gönül maceraları, ilişkiler peşinde koşan (kimse). 2. Bir yerde karar kılmayan (kimse), haylaz, derbeder. 3. Yaramaz, muzip, şakacı. 4. Sıfat olarak «cinsellik hissi uyandıran» anlamında söylenir. 5. Sevgi sözü olarak da kullanılır. 6. Eski. Hızlı koşan, eşkin (at).
Zampara. Farsça zen («kadın») ve bâre («dost») kelimeleriyle zen-bâre –> zampara.
Anlamı «Kadın peşinde koşan, çapkın (erkek)»; kadıncıl, zendost da aynı anlamda kelimeler.
«Karşı cinse fazlaca ilgi duyan» ortak anlamına gelen bu üç kelimeden, kadınlar hakkında kullanılmayacağı en kesin olan hiç şüphesiz zampara’dır.
Yerden göğe kadar haklısınız.