Özkök ile Berkan bir kapışsa!

Yazı başlığı «Kadının nerede olmasını istiyoruz?» idi, İsmet Berkan'ın (Radikal, 3 ekim). Ertuğrul Özkök ona gene bir sualle cevap verdi: «Ya o babalar ve kocalar?» (Hürriyet, 4 ekim).

Yazı başlığı «Kadının nerede olmasını istiyoruz?» idi, İsmet Berkan'ın (Radikal, 3 ekim). Ertuğrul Özkök ona gene bir sualle cevap verdi: «Ya o babalar ve kocalar?» (Hürriyet, 4 ekim). Berkan, Nuh demiş anlaşılan peygamber demeyecek. Gene soruyor: «Kadınlar evde mi dursun?» (Radikal, 5 ekim). Herkes gibi, Radikal ile Hürriyet'in köşekadıları da okuyor elbette bu yazıları. Biraz da konuşalım dedim.
Aklınızdan geçmiştir:
– Kavga mı ediyorlar, diye?
Hayır, katiyen! Bırakın tartışmayı, kavgayı, birbirlerine toz kondurmamaya ayrı bir özen gösteriyorlar. «İsmet Berkan, benim çok saygı duyduğum bir yazar ve düşünür'dür» diyor Özkök. Görmezden gelinir gibi değil. Berkan, ertesi gün fazla uzatmadan teşekkür ediyor: «Benden düşünür diye söz etmesi gururumu okşamadı değil.»
– Ne de olsa Doğanistan vatandaşlarısınız, birbirinize iltifat etmeyip de ne yapacaksınız, derseniz eğer, ben bundan, sizin gazeteleri ve köşeyazılarını pek okumadığınız sonucunu çıkarırım. Dikkatli okurların da pekâlâ bildiği gibi, Doğanistan ahalisi başkalarından cok birbirleriyle uğraşmayı sever. «En akıllısı ağaca bağlı» dedikleri köyün sakinleri gibi, çok yaşlılarından biri olan bendenizi bile, bu yaşta, Yayın Konseyi'mize şikâyet ettiler; şikâyetçi Radikal'in hanım yazarlarından biriydi.
Özkök ile Berkan'ın tam anlaşamadıkları konu, kadınlarımızın örtünme meselesi. Ama kimbilir onlar tartışmayı ne kadar farklı bir seviyede sürdürmektedirler, diye kendinizi küçümsemekte acele etmeyin! Henüz «Başörtüsü mü, yoksa türban mı?» sorunsalını bile çözebilmiş değiller. Biri önce adını koyalım diye ısrar ediyor; diğeri adı o kadar da önemli değil, demekle yetiniyor. Berkan, biz herşeyden önce kadınlarımızdan nerede durmalarını istediğimize karar vermeliyiz, diyor. Ama bu, Özkök'ün köşeyazarı olarak gücünü inkâr ediyor anlamına gelsin de istemiyor. Meslektaşının, Türkiye'de gündem yaratanların başında geldiğini teslim ediyor Berkan.
Daha ne desin!
Onları okurken, cânım örtüleriyle ne güzel başlar yapan eskinin hanımefendilerini hatırlıyorum. Beceremeyeni, «Ay neydi o öyle? Kızım başını ört de bakkala kadar gidiver denmiş evlatlıklar gibi, başını nasıl da sarıp sarmalamış» diye ayıplarlardı.
– Eee, hanımefendiler elbette daha mutlu olur, mu diyorsunuz?
Biz de kızlarımızı çok tedirgin ediyoruz ama... Hoş olmuyor!
Dil Yâresi

  • İşittiği dil hatasını, zaman kaybetmeden haber veren okurlarım var. CNN Türk'te Ankara Kulisi'nin misafiri Cemil Çiçek. Fikret Bila ile Murat Yetkin ona, nedir bu Anayasa'dan AKP'nin istediği, diye sordular. Okurum da bana soruyor telefonda:
    – Çiçek falihayır kelimesini yanlış söylemedi mi? Faali-hayr diye...
    – Telaffuz bana da hatalıydı gibi geldi.
    – Emin değilseniz benim adımı vermeyin, diyor. Hay hay!
  • Gelelim bu deyime.
    Falihayır, Arapça fal ve hayr kelimeleriyle yapılmış bir deyim. «F»den sonraki «a» şapkasız yazılsa da uzun okunur. «İyi hal, iyiye yorulan fal, uğur işareti, hayra yorulan durum» anlamlarına gelir.
    Nerede eski gazeteler, özlemi!
    Gazetecilik işi sporlardan, daha çok boksa benzer. Kavga sandığınız, kâh alkışlayıp kâh ıslıkladığınız yazışmalar, gerçek gazeteciler için ringdeki karşılaşmalardan pek de farklı değildir. Hakemin düdüğüyle profesyonel didişme biter.
    Bilemem, kalemini silah gibi kullanma zaafı olanlar için, belki de o yazışmalar maç filan değil, sahici kavgalardır. Öbür köşede Özkök ile Berkan'ın karşı karşıya geliş tavırlarından söz ederken içim açıldı. Her şeyden çok beyni hissedilen ve eline kalem yakışan gazetecilere bayılırım. Müsamaha gösterip de, bana cevap vereceklerini bilsem, sataşırdım onlara...
    *
    Yalnız türban veya başörtüsü kelimelerinin simgesel anlamda terimleşmesini değil; bu ikilinin yazdıklarını okurken, mesleğimizin nereden yola çıkıp, buralara nasıl geldiğini de düşündüm.
    Başlangıçta gazete, bir dava adamının sesini daha çok insana duyurabilmesine yarayan iletişim aracı. Kişiler yayımlıyor daha çok gazeteleri. Hepsi kitlelere diyeceği olan düşünce, siyaset, edebiyat adamları... Hepsi birer kavgacı!
    Hüseyin Cahit Yalçın, Velid Ebüzziya gibi «halis» gazeteciler. Dergicilerden İçtihad'cı Abdullah Cevdet daha bir profesyonel. Ama yayımcılığa aynı zamanda bir iş ve meslek olarak da bakan ilk profesyonel, bence Servetifünun'cu Ahmet İhsan (Tokgöz).
    O ilk nesilden üstat ve ağabey bildiğimiz Ahmet Emin Yalman' lara, Falih Rıfkı Atay'lara, Sedat Simavi'lere, Cihad Baban'lara kadar, gazetenin sahibi ve başyazarı hep aynı kişidir. Tek kişi!
    Eline kalem almayan gazete sahiplerine sıra İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gelir. Halil Lütfü Dördüncü, Safa Kılıçlıoğlu, Habib Edip Törehan, Malik Yolaç, Aydın Doğan gibi...
    Maaşlı başyazarlar da öyle: ilki sanırım Abdi İpekçi'dir. Diğerlerini (ki sayısı çok değil) hepiniz biliyorsunuz.
    Ana hatlarıyla kişiselden kurumsala doğru bir gidiştir bu. Başlangıçtaki «meslekten» gazetecilerle gerçekleştirilebilir bir gelişme değildi. Bakın günümüze, sahibiyle özdeşleşmiş gazete ve dergi bulmakta güçlük çekersiniz.
    Geldiğimiz noktanın, başka türlü olamazlığına inandığımdan mı nedir, değerini bilmek zorundayız, derim ben. Mizaç itibariyle de, birbirleriyle özdeşleşmiş gazete ve sahibi kompozisyonlarına herhangi bir özlem de duymuyorum. Gazeteyi kişiselleştirmeye çalışanlardan oldum olası hiç hazzetmedim.
    Bizimki takım sporudur. Herkes kendi kulvarında koşamaz.