Patronlar, Oprah'a benzemeli

Bin beş yüz kişilik bir kafileyle ve Norwegian Gem adlı kruvaziyer ile güçlü kadın sıralamasında dünya ikincisi sayılan Oprah Winfrey geldi İstanbul'a.

Bin beş yüz kişilik bir kafileyle ve Norwegian Gem adlı kruvaziyer ile güçlü kadın sıralamasında dünya ikincisi sayılan Oprah Winfrey geldi İstanbul’a. («Büyük gezinti gemisi» demektir. Ben haberi Sabah’ta okudum. Orada cruise gemisi demişler, acaba kruvaziyer’in İngilizcesi midir?)
Bilirsiniz herhalde ABD’nin en ünlü, en çok para kazanan, programlarıyla gündemleri değiştirdiği söylenen, sadece bir ülkenin veya kıtanın da değil, bütün dünyanın tolk-şov kraliçesidir Oprah. 2009 yılında kazancı 275 milyon doları bulacakmış. (Allah ziyade etsin demeye dili varmaz insanın. Tatillerini de hesaba katarsanız, adı geçen televizyon yıldızının günlük kazancının 1 milyon dolara yakın olduğu anlaşılır. Ve bu yıllık kazançla, mesela İstanbul’un mutena semtlerinde eli yüzü düzgün 600 kadar daire satın alınabilir.)
Gazete kadar değil belki, ama ben radyo ve televizyonla da yakından ilgilenen biriyim. Yes! ve tenkyu!’dan öte İngilizce laf edemeyenler bugünün dünyasında çok şeyden yoksun kalmaya mahkûmdur. Nedir tolkşovcu Oprah’ın üslûbu, yetenekleri, marifetleri, yazık ki bir fikrim yok.
İstanbul’u ziyareti vesilesiyle onun daha çok, ekran dışı bir meziyetiyle ilgiliyim zaten. Yoksa istediği abartılmış güvenlik önlemleri, Çırağan Sarayı’nın bahçesindeki Mehter müzikli partiye davet edilecekler konusundaki nekesliği (ABD Konsolosu ve eşiyle, ABD’de de ünlü hekim Mehmet Öz ile eşinden gayrı misafir yokmuş o partide) ve fotoğraf çekilmesine de izin vermeyişi gibi huysuzlukları üzerinde durmakla yetinirdim.
Ama bir özelliği daha dillere destan bu Oprah’ın: «Dünyanın en iyi patronu odur» diyorlar. 1,5 milyon dolara mal olan bu (İspanya, İtalya ve Yunanistan’a da uğramışlar Türkiye’ye gelmeden) Akdeniz turundan önce, geçmiş yıllarda çalışanlarını Hawai’de de tatile götürmüş.
Efkârlandım haberi okurken. Eski patronlarımdan Cihat Baban kapıdan başını uzatıp «Hakkı, balık yemeye Arnavutköy’e gidelim bu akşam, derdi bazen; Gülseren de beraber, Zekiye de geliyor zaten.» Başüstüne der, ilave ederdim «Ben Gülseren’e telefon ederim şimdi, işi varsa şayet...». Cihat Ağabey «İşi yokmuş, derdi; senden önce ona sordum ben...»
Ve günümüzün gazete patronlarını düşünüyorum. Satışlar arttı, binalar büyüdü, kadrolar kalabalıklaştı... Yarım asırdan çok zaman gelip geçti üzerimizden. Cihat Ağabey’e benzemeleri mümkün değildi elbette.
Size anlatmış mıydım, bir hikâye dinledim ben bu konuda. İçime işlemiş zahir, unutmuyorum.
Anlatan kendini önemseyen, çevresine saygılı ve karşılığında itibar da bekleyen bir adamdı. Bir gazetede işe girmiş. Yaşına, tecrübesine hürmette kusur da edilmemiş doğrusu.
Bir gün yeni Patronu ona «Hoca sen rakı içer misin? diye sormuş. Tamam! Öyleyse salı akşamı başbaşa bir rakı içelim, seninle konuşmak istediklerim var. Onları da konuşuruz» demiş.
Benim ihtiyar o gün itinayla giyinerek gitmiş gazeteye. Ama ses eden olmamış. O da sıkılmış, soramamış. Gelen günlerde Patron’a asistanlık eden gence sormuş.
– Patron daveti önemlidir. Geçmişte ben, böyle bir davet için alelacele gidip hazır elbise satın alanı da gördüm, demiş. Patron unuttu galiba.
Çocuk gidip söyledi mi, susup da mı geçiştirdi, bilemiyordu.
– Ne kadar zaman geçti?
– Yirmi seneye yakın, dedi. Ve o sordu bu sefer:
– Ne diyorsun bu işe?
– Yeni şarkıları dinlemiyorsun galiba, dedim. Biri «Dünya dönüyor, sen ne dersen de!» diye başlıyor. Demek istedikleri de bu galiba, yeni nesil patronların!

Sezaryen sakıncalı dediler
Anadolu Ajansı’nın bir haberiydi: «Sezaryenle doğan bebek sorun yaşayabilir.»
Az mı nefes tüketti kulunuz da bu konuda. Brigitte doğururken ben baskın çıktım, Dr. Rüknettin Tözüm normal doğumu bekledi. Zeynep doğururken Dr. Selçuk Erez beni ikna etti.
Kavgam hekimlerle değil elbette, bilim olarak tıp ile. Ben cahil, doğum sırasında kimbilir ne gibi hazırlıklar, değişimler, salgılar, duygular oluşuyor ananın ve bebeğin bünyelerinde, diyorum.
– Sizi ikna edecek bilgim yok elbette. Ama benim yaratılış mucizesine saygım var, hayranlığım var. Mucizenin gerçekleşmesine binlerce defa tanık ve yardımcı olduğunuz için her şeyi biliyor değilsiniz! Siz, benden daha çok şey biliyorsunuz, hepsi o kadar.
Nedir şimdi itiraf edilen: sezaryen şekere, kansere, astıma yol açabiliyor. DNA’larda farklılaşma yaratabiliyor. Ceninin uzunca bir süreye yayılan doğal stresini, ani strese dönüştürerek onu sakatlayabiliyooor!..
Hep dediğim buydu: Zaruret yoksa sezaryenden uzak durun!

TELAYNAK
* Televizyondaki reklamlar duyurma aracından ibaret değil; bazen sanat eseri değerinde de oluyor.
Şimdi birini hatırlatmaya çalışacağım size, bakalım becerebilecek miyim?
Bu bir sigorta reklamı. Evinizi, eşyanızı sigorta ettirmenizi salık veriyor. Kanepede oturan ense kulak yerinde bir genç adam. Yanında eşi. Onun yanında da, iki yaşından küçük oğul, bir bebek sandalyesinde.
Baba abartılı jestlerle kendine olan güvenini ifade ediyor:
– Ne gerek var sigortaya, diyor. Bizim eve hırsız giremez. Burada BEN varım!
Kadıncağızın bir dediği yok. Minik adam, sandalyesinde telaşlı. Bir sağa bakıyor, bir sola bakıyor, çok da haklı. Çünkü hemen arkalarında üç hırsız icra-yı faaliyettedir. Koltukları, sehpaları, tabloları harıl harıl taşımakla meşguller.
Oğlancık görüyor olanı biteni. Bir ana-babasına, bir hırsızlara bakıyor, telaşlı, hayretler içinde...
Bu arada rulo haline getirilmiş bir halı kazara -darbeyle bile uyanamayan- babasının yüzüne çarpınca... Babasına acıyarak mı, desem; yoksa alaya alarak mı, gülüyor!..
Aman yarabbi, değme oyuncuya tarif ve sipariş etseniz, beceremeyeceği bir gülüş bu! «Bre Allahın gafili!» dercesine bir gülüş.
Her seferinde ben de gülüyorum. O reklam başlarsa durup, o veledin o gülüşünü bekliyorum.
Görülecek şey, tavsiye ederim!