Prof. Halaçoğlu niye sussun?

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bize, okuyup yazmadan önce söylemeyi öğrettiler.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bize, okuyup yazmadan önce söylemeyi öğrettiler. İlkokulda her sabah ilk işimiz, «Türküm, doğruyum, çalışkanım...» diye başlayan, dualara benzer bir metni koro halinde söylemek olurdu.
Bu nakaratın üzerimizde bir etkisi oldu mu, bir izi kaldı mı acaba, diye kendi kendime sorarım bazen. Hep beraber var gücümüzle haykırmak hoşumuza giderdi. Üzerinde durup konuştuğumuzu hatırlamıyorum.
Atatürk, İnönü, Çakmak fotoğraflı Yurt Bilgisi ders kitaplarıyla ortaokulda tanıştık. Pek seviştik diyemem. Sonraki yıllarda siyasî, ekonomik doktrinleri, devlet, partiler vb konuları aramızda tartışırken, karşımda yer alanlara alay yollu «Yurt Bilgisi dersinden mutlaka 10 numara almışsındır» diye takılmayı severdim.
Yaşım ilerledikçe, bu konuda daha karamsar oldum. Yoksa yetişme çağında farkına varmadan biz de, Nazi Gençlik veya Sovyet Komsomol kampları gibi tek parti süzgecinden mi geçtik, diye? O yaşlarda bize, ülkemizde Cumhuriyet Halk Partisi'nden gayri partiler de bulunması ihtimalinden, ihtiyacından hiç söz edilmedi...
Salı günü size, beni telefonla arayıp «Gülü tarife ne hacet» deyimini kullansana diyen okurumdan söz ettim. Onunla, eleştiri derken belli bir seviyenin altına inen tartışmalardan hoşlanmamakta birleşiyoruz. Böyle bir üslupla, içimize işlemiş zaaflardan, kalıplaşmış yanlışlardan kurtulup müzminleşmiş meselelerimizin temeline inmek, çoktandır anlaşıldı ki mümkün değil.
Değişik bir adla da anabilirsiniz, ama azınlıklar diye bir meselemiz var. Cumhuriyet'ten sonra görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz bir mesele, diyenler de var. Yani hâlâ belli bir adla anmakta bile anlaşamadığımız bir mesele...
Bırakın bunu! Toplum olarak her vesileyle bölünme, karşıt kamplar oluşturma eğilimimiz, hatta tabiatımız da var.
Taze bir misal isterseniz, Prof. Yusuf Halaçoğlu'nun ne demeye çalıştığını sorarım size.
– Nedir Türk Tarih Kurumu Başkanının bize söylemek istediği? Hiç hoşumuza gitmediğini bile bile, niye böyle ısrar ediyor?
Ne cevap vereceksiniz? Siz de biliyorsunuz bunun ardından «Niye adamı susturmaya çalışıyorsunuz?» sualinin geleceğini, değil mi efendim?
Biraz bu konulara girelim, diyorum. Siz de yazın düşündüklerinizi bana. Temelde bazı zaaflarımız var, adını koymalı, etkisinden kurtulmanın yolunu akıl yordamıyla arayıp bulmalıyız.
Adlar

  • Okurlarımdan Ferşat Ballı Mezopotomya'nın anlamını soruyor. «İki nehir (Fırat ve Dicle) arası» anlamına geldiğini biliyor; mezo, «ara, yarım» demektir, diyor da asıl potomya'yı soruyor: «Nehir» anlamında da, hangi dilden geldiğini çıkaramadım. Rumca olabilir mi?
    – «Potomya» değil, potamya olarak biliyorum ben, baktığım kaynaklar da öyle? Yunanca mesos, evet «orta» demekmiş; potamos da «ırmak» demek. Ama meza-morto sizin dediğiniz gibi, «yarı-ölü» mü demektir, bakın onu bilemedim.
    Mezo söslüklerde (İtalyanca mezzo) bir denizcilik terimi olarak da yer alıyor: «Yelkenleri toplamaya yarayan bir donanımın adı».
    Arzum'a da ihanet edilmez ki!
    Doğrusu ben de bir dedikoduyu, şöyle bir durup düşündüm. Dünkü Cihannüma'da hafiften değindim de... Haberde, iyi bildiğim iki sevgili çocuktan bahsediliyordu. (Aslında içimden «çocuğumdan» demek gelir de, basın-yayın protokolunu çiğnememeye özenirim.)
    Arzum Onan ile Mehmet Aslantuğ! Onlardan da önemlisi var benim için. Okula hazırlandığını Mehmet'in gazetelere gönderdiği dü-zelt-me notundan öğrendiğim Can Aslantuğ. (Mehmet, beni okuduktan sonra bir elense çeker misin ona, hiç görmediği bu dedesi yerine!)
    – Ee bildiğin, sevdiğin insanlarsa niye sen de telefon edip kendin sormadın, diyebilirsiniz.
    Binde bir ihtimal bile olsa, kolay değildir buna benzer sualler. Çocuklarınız büyüyüp evlenince hepiniz aynı hissi yaşayıp öğreneceksiniz. Onlara en sormak istemeyeceğiniz sual budur:
    – Birbirinizi anlamakta, ayrıntılarda anlaşmakta bir güçlüğünüz yok, değil mi?
    Yok yok! İstediğiniz kadar hafifletin sualinizi, çocuklarınızsa karşınızdakiler, soramazsınız.
    Mehmet, dün gazetelere gönderdiği nottan, e-posta aracılığıyla beni de haberdar etti. Çok üzüleceğimi bilmiştir. Kendisi üzülmüş zaten, çünkü suçlanan o. Çok da öfkelenmiş elbette. İyi haberi alınca, üzülmekten çok gülümseyerek okudum yazdıklarını.
    – Yakıştı mı size, diye soruyor benim meslektaşlarıma. «Arzum'u dövdüğü iddia ediliyor... Sarışın bir kadınla sabaha kadar eğlendi... Bütün yaz ailesinden ayrı tatil yaptı... diye yazdınız. Hiç mi vicdanınız yok? Haber olmak isteyen o kadar aldırmaz varken, bizi mi buldunuz? Bana sorsaydınız meslek ahlakınız mı zorlanırdı? Kalp rahatsızlığı olan yaşlıca bir annem, okula hazırlanan bir oğlum var. Onlar üzerinde uyandırdığınız etkiyi nasıl bir sorumluluk duygusuyla açıklayabilirsiniz? (...) Nasıl bu kadar zalim olabiliyorsunuz?»
    Bütün yaz berabermişler. Bizimkilerin kovalamayı, haberleştirmeyi sevdikleri dünyadan ne kadar uzak olduklarını ben bilirim. Konuştuğu, Can'a duyduğu sevgiyi dile getiren bir hanımmış.
    Haklı Mehmet, ama bu kadar üzülmesi biraz yanlış. Öfkelenmeden ve üzülmeden yalanlamaya bir diyeceğim yok. Ondan ötesi, Arzum'un «ihanet edilebilir» bir kadın olmadığını bilmeyenleri, belki de hiç bilemeyecekleri ciddiye alma anlamına gelir.
    Yanaklarınızdan öperim. Can'ı hâlâ kucağıma alıp sevebilecek kadar gücüm kuvvetim var. Bilmem anlatabiliyor muyum?