Protesto aracı olarak mabat

Aklımdan dereden tepeden konuşma deyimi geçti önce; hemen ardından havadan sudan ve şundan bundan konuşma deyimleri...

Aklımdan dereden tepeden konuşma deyimi geçti önce; hemen ardından havadan sudan ve şundan bundan konuşma deyimleri...
Hepsi aynı şey değil. Son ikisi, belli ve önemli bir konudan değil de daha çok ,rastgele şeylerden söz etme anlamına geliyor. Dereden tepeden, kafa yormadan, gelişigüzel, biraz da vakit geçirmek için sohbet etmektir, diyorum. Zorladım mı?
Biraz da o havadan çalalım!

  • Antalya-Kemer'de Zafer Sarı'nın «Aşk Yağmuru» adlı heykeli meselesini elbirliğiyle nasıl da büyüttük? Müstehcen ve ayıp mı? Müstehcen olsa ne yazar, sanat eseri nihayet!
  • Oysa cuma günü Milliyet'te bir resimli haber vardı. Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde restore edilen, 2,5 metrelik Hermes heykelini ayaküstü durdurmuşlar. Genç bir adamın heykeli, orası burası da meydanda. Bunu, modeli eski çağda yaşadı diye mi hoş görüyoruz? Müze Müdürü Hikmet Denizli, «Hermes'in tay tay durma günü» diye şaka bile etmiş.
  • Cuma günü, Avustralya-Sydney'de çekilmiş bir fotoğraf vardı gazetelerde. Sağ tarafta fotoğrafçılar, yirmi kişiden çok; makinaları karşılarındaki bir hedefe çevrilmiş, belli ki şakır şakır çekmeye başlamışlar.
    Solda yedi-sekiz genç adam. Sırtları fotoğrafçılara dönük. Hepsi pantalonlarını indirerek öne eğilmiş, bembeyaz frenk popoları meydanda.
    Üzerinize afiyet, Asya-Pasifik İşbirliği Konferansı için ülkelerine gelen ABD başkanı George W. Bush'a göstermeye çalışıyorlarmış mabatlarını.
    Ayıp, utanma, terbiyesizlik kavramları bile bakın toplumdan topluma ne kadar değişebiliyor, değil mi?
    On altı yıl okul arkadaşlıkları, mahalle, askerlik, spor arkadaşlarım... Bu yaşa geldim, herhangi birini protesto etmek için kıçını açıp gösteren bir kişiye rastlamadım hayatımda.
    Nitelikli insan alerjimiz
    Anayasa yenileme zorunluluğumuz, sınır boylarımızdaki küresel anlaşmazlıklar, AB simgesiyle ifade edilen çok asırlık idealimizle burun buruna gelişimiz, bir parti iyi kötü şekillenirken en azından bir ikinciye olan ihtiyacımız... Üstünü örtüp yok varsayarak bugünlere kadar ihmal edegeldiğimiz din ve Kürt meselelerimiz... Canlanırmış gibi olan ekonomimiz...
    Kendi hakkımızda ister istemez daha çok düşünmek, çalışmak, bir şeylerin adını koymak durumunda, zorunda hissedeceğiz kendimizi.
    Benim de bir dileğim var. Kaçınılmazlar yanında keyfe keder bir mesele de olsa, nitelikli insanları niçin derhal ve kesin olarak dışlamak ihtiyacı duyduğumuz üzerinde de durabilir miyiz, diye sormak istiyorum.
    Durmamız gerekmiyor mu?
    Bu yüzden, nice değerlerden yoksun kalıyoruz. Peki, onu da yapalım dense, isimler vereceğim.
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Sabri Kaliç)
  • Ciddî bir şikâyetim var. Son yıllarda genç yazarlar arasında bir Osmanlı Türkçesi konuşma modası çıktı. Kulaktan dolma bilgiyle yalan-yanlış laf ediyorlar.
    Mesela, televizyondaki bir mizah programının skeçlerinde (dalga geçmek için) «palyanço» diye diye adeta bir galatı meşhur yarattılar. Açın herhangi bir gazetenin seri ilanlarını, her gün beş altı şirketin «çalıştırmak üzere palyanço» aradığını göreceksiniz. Söyleye söyleye «palyaço»yu unutmuşlar, doğrusu «palyanço»dur sanıyorlar.
    Bu konuya bir el atsanız!
    – Palyaço, İtalyanca'dan alınmış bir kelime, Fars tiyatrosunun bir tipi olan pagliaccio'nun adından. «Panayır tiyatrolarında, sirklerde, iki gösteri arasında seyircileri cambazlık, hokkabazlık gibi marifetleriyle güldüren, acayip kılıklı oyuncu, soytarı» demek.
    Palyanço şeklini ben hiç işitmemiştim. Sualinizi okuyunca bakındım, sözlüklerin hiçbirinde göremedim. Yalnız Çağbayır (Ötüken) Sözlüğü'nde, palyaço'dan gayri palyanço da var; bir yörenin ağzında bu şekli alır, denmiş. Kaynak olarak Derleme Sözlüğü'nü vermişler; baktım, orada da yok.
    Belki de hiç yoktan uydurulmuş değil. Daha sonra bir bilgiye erişirsem, size de aktarırım.
    (Kemal Üzümcü)
  • Ertuğrul Özkök kendi ruh hallerini tahlil ediyordu, «Kedi hafızası» başlıklı, beni çok ilgilendiren yazısında (Hürriyet, 9 eylül).
    Kediden geçiyor kendi ruh hallerini de incelemeye. «Acaba ben nasılım?» diye sorup, gene kendi kendine cevaplamaya çalışıyor.
    Güzel güzel anlatırken şöyle bir cümle: «Fısıltılar deseniz, orada baki kalan kubbe çok az.»
    Bu son sözlerin anlamını ben ve eşim çözemedik. Hakkı Bey'e soralım, o bilir, dedik. Zahmet olmazsa tabii...
    – Buyrun bakalım, ben de anlayamadım.
    Şair Bâki'nin meselleşmiş bir beyti var: Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal / Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş, diyor.
    Şair mealen, «Sesin geleceğe kalsın istiyorsan, Peygamber Dâvud gibi gür çıksın, belki bir yankısı devam edebilir» demek istiyor. Yazarın cümlesine gelince: o nihayet fısıltıdan söz ediyor ve bence «Bunun yankısı mı olur?» demek istiyor.
    Şiirdeki kubbe, hafızayı simgeler. Gelecek toplumların hafızasını. Bakî kalması ,uzun ömürlü olması temenni edilen hafıza (ki burada Kubbeye benzetilmiştir) değil, gür çıksın denilen sestir, sözdür.
    Bence Özkök teşbih ederken (Teşbihte olmaz derler amma) bir hata işlemiş galiba.