Reagan'ı seyrederdim, merdiven çıkarken. Şimdi beni gören var mı, diye bakınıyorum

Titizliği Can cümleden aziz! bencilliğine vardırmadan da, sağlığınıza sahip çıkabilirsiniz. Hastalık hastası dedikleri, evlere şenlik bir marazdır, Allah esirgesin! Önemli olan insanın sağlıklıyken sağlığıyla ilgilenmeye başlayabilmiş olması.

Titizliği Can cümleden aziz! bencilliğine vardırmadan da, sağlığınıza sahip çıkabilirsiniz. Hastalık hastası dedikleri, evlere şenlik bir marazdır, Allah esirgesin! Önemli olan insanın sağlıklıyken sağlığıyla ilgilenmeye başlayabilmiş olması.
Biraz dertleşelim, diyorum. Bunlar şimdilik sizin derdiniz olmasa da, ninelerin, dedelerin derdine «hâl-âşinã» olmanızı sağlayacak sohbet konularıdır.
Hayat canlının varlığını sürdürmesi demek. Yaşamakta olana canlı diyoruz. Canlının bir tarifi de «hareket eden»dir. «Allah elden ayaktan düşürmesin!» makbul dualarımızdan biri.
Bütün hekimler biraz da filozof mudur acaba? Varlıklarımızın en kıymetlisi olan hayatımız onlara emanet olduğu için mi bize öyle gelir, bilmiyorum. Bence asıl bilgeleri, kalp, sinir ve kemik hastalığı uzmanlarıdır.
Bel ağrılarından ilk şikâyetlerimi dinleyen Prof. Işık Akgün (ki evlad-ı zükûr’umdandır):
– Hakkı Amca, demişti; biz ağaçtan ineli ne kadar oldu ki?
Hiç unutmam. Bir duralamıştım, ne dediğini anlayamadığım için. Dört elli veya dört ayaklı denebilecek uzak ecdadımızdan bahsediyormuş meğer... Uzun kollarıyla, yürürken ağaçlara tırmanmak, yere basmak, yürüyüp koşmak için ellerini de, ayaklarını da kullanan; yere 90 derece dikilerek değil, 45 derece öne eğik olarak basan; yürürken de omurgasını dik tutmaya çalışmayan maymunları hatırlatıyordu bana. İlahi çocuk!
Gene bir ortopedist olan Prof. Macit Uzel, bileği kırılmış bir yakınımı muayene ettikten sonra:
– Ameliyatla düzeltebiliriz, demişti?
– Elleriyle çalışan biridir, dedim ben araya girerek; kazadan önceki haline dönebilir mi?
Sükûnetle anlattı:
– Bizimki safra kesesi ameliyatına benzemez, dedi. Hekim olarak elimizden geleni yaparız. Ama hastanın da ameliyat ertesi göstereceğimiz hareketleri sabırla ve ısrar ile yapması gerekir. İş çoğu zaman bununla da bitmez, Allahın da yardımı gerekebilir.
*
Geçen yıl bu vakitler Gülseren Hanım’ı kaybettik, diyeceğim. Kimdi diye sormazsınız, yakınlarımsınız sizler benim. Göğüs kanserinden muzdaripti, üç yıldan çok çekti.
Yarınız yatağından çıkamaz haldeyse, öbür yarınızı Boğaz kıyısında yürüyüşe çıkaramazsınız. Her şeye rağmen haftada bir kaç kere yürüyebileni alkışlarım. Çocukların ikazına rağmen ben yapamadım, yüreğim kaldırmadı.
Onu toprağa tevdi ettikten sonra deneyince, bu açıdan da eski Hakkı olmadığımı hemen fark ettim; toparlanamadım pes ettim üstelik.
Ne haldeyim bugün onu da söyleyeyim.
Sabahları yataktan hâlâ zorlanarak ve biraz canım yanarak kalkıyorum. (Şikâyet edeceğim sanmayın, geldiğim noktadan memnunum, ayağa kalkmakta, merdiven çıkmakta, yatağa uzanmakta daha çok zorlandığım günler oldu geçmiş aylarda.)
Bu vesileyle fark ettim ki ben günün hilafsız 12 ila 14 saatini, dirseklerim masaya dayalı vaziyette bir koltukta oturarak geçiriyorum. Son zamanda değil çoktan beri, yıllardır. Belki de hep böyle oldu. Her gece 6-7 saatlik uyku süresini de katarsak, 24 saatin ortalama 20 saati boyunca hareketsiz kalıyorum, demektir...
Ronald Reagan’ı hatırlarsınız değil mi? 1981-1989 arası ABD Başkanı’ydı. Ben yaştakiler onu Hollywood’un ünlü kovboylarından olduğu günlerden hatırlarız; at biner, kement atar, kötü adamları fena döverdi.
Televizyonda onu Kongre’nin merdivenlerinden inerken gördüğümde, için için gülerek seyrederdim. Eski kovboyun inip çıkarken canının yandığını belli etmemek için sarf ettiği gayret hazindi. Ve 78 yaşındaydı, ikinci Beyaz Saray dönemini tamamladığı zaman.
Şimdi ben ondan yaşlıyım. Gazetenin merdivenlerini çıkarken, beni gören var mı diye etrafa göz atmaktan kendimi alamıyorum. (Bu son zamanlarda böyle oldu.) Düşünün, yıllardır «Ben artık yaşlanıyorum, yaşlandım. Yaşlı demezler artık ben düpedüz ihtiyarım» diye diye bu günlere aklım sıra hazırlandığım halde. Hepimizin zaafları var.
Siz bir de bunu, sahici bir mesele sayanları düşünün!
*
Ben bugünlerde bir randevu alıp Işık Hoca oğluma gideceğim. Bilhassa uzun süre oturduktan sonra kalkarken, dik ve yüksek basamaklı merdivenleri çıkarken zorlanıyorum; daha doğrusu hareket ederken kendimden, eskisi gibi emin ve rahat olamıyorum, diyeceğim.
Hayır, yanılıyorsunuz, O bana:
– Ee Hakkı Amca, senin yaşında merdivenleri sekerek çıkacak değilsin herhalde, demeyecek... Göreceksiniz!
Ve daha önce yapageldiği gibi, kemik ve kas yapımı biraz takviye edecektir. Yürümeyi bıraktığım için beni azarlar mı, dersiniz? Kabahatimi biliyor ve bunu bekliyorum zaten.
Anadolu Ajansı’na bilgi vermiş okudum: l Kök hücreden kıkırdak hücresi kondrosit kültür oluşturmaya çalışıyorlar l Hastadan aldıkları kıkırdaklardan 3-5 haftada hücre üremeye başladı.    l Bu yoldan elde ettikleri skafoldlar, 72 saat içinde hastaya uygulanıyor. l Böylece orjinal kıkırdağı üretmiş oluyorlar. Şimdi bu yöntem bütün dünyada uygulanmaktaymış. l Japonlar ameliyat etmeden de kıkırdakları tedavi etmeye başlamışlar. Bu yöntemle kireçlenmeyle de başa çıkabileceğiz, diyor Prof. Işık Akgün.
*
Yaşasın Hayat Ekibi’nin patronu Prof. Osman Müftüoğlu, «Yahu bu Hakkı Devrim şimdi de bizim alanımıza müdahale etmeye mi hazırlanıyor?» diye sormayacaktır. Eski dostuz, bir! O gazeteciliğe davrandığında gıkımı çıkarmadım, iki! Onun gibi transatlantikte değil, küçük bir Şirket-i Hayriye vapuruda ve Prof. Dr. titriyle değil, çıkıkcı sıfatıyla bir iki şey söylüyorum, üç!
Işık Hoca’ya gideyim. Öğrendiklerimi o süzgeçten geçirip gene yazarım. Ben akran okurlarım faydalanır ümidindeyim. Gençler de meseleyle, kendi açılarından olduğu kadar, büyükannelere, büyükbabalara akıl satmak için de faydalanabilirler.