Sadrazam ile köşekadıları

Anlattım size daha önce de. Şükrü Baban Hocama Nihat Erim'in kararını (cunta yönetiminde başbakanlığı kabul edişini) yadırgadığımı söyledim.

Anlattım size daha önce de. Şükrü Baban Hocama Nihat Erim’in kararını (cunta yönetiminde başbakanlığı kabul edişini) yadırgadığımı söyledim.
– İki üç kere Menderes’ten Maliye Bakanlığı teklifi aldım. Teşekkür etmekle yetindim. Ama sadrazamlık teklif edilseydi reddedebilir miydim, bilmiyorum. Kendimi o noktada denemedim, dedi.
Bana münasip bir ifadeyle «Başbakanlık teklifini kabul ve reddetme kararını kınamak sana mı kaldı?» demek istemişti. Nice uyarısı gibi, aldım kabul ettim Hocamın bu öğüdünü de. O gün bugündür, başbakanlık makamının mehabetini hatırlatmak istediğim de sadrazam derim
Hocam «Sana teklif etseler ne yapardın bir düşünsene!» anlamında uyardı ya beni; Dağlar ufkunda mehâbet / Ova ufkunda huzur / Deniz ufkunda teselli duyulur, demiş şâir-i âzam da... Bize de bir başbakandan söz ederken, önce bir duraksamak ve haddimizi hatırlamak gerekir.
*
Bildiğiniz gibi Başbakanımız köşekadılarına tarizde bulunmuş. Günümüzün diliyle yüklenmiş. Ertuğrul Özkök’ten aktarıyorum. (Malûm onunki artık köşekadılığı değil, fiilen ve resmen Köşe-kazaskerliği sayılır.)
Evet, bizim Sadrazam Erdoğan Hazretleri buyurmuş ki:
– «Köşe yazarları daha az yazsa, ülkede daha çok huzur olur.»
Aklıma gelen cevap şu oldu:
– Ee, köşekadısını da seçerek okumak lazım. Pis-ağızlık lafı icat edilmemişse de, her önüne gelenle konuşmak, masanıza her konulmuş olanı okumak da, algılama konusunda ve beyinde, pisboğazlığa benzer mazarrata yol açabilir. Nitekim açıyor.
Bir sadrazamın beyni o memleketin en iyi beslenmesi, işlemesi ve kıvamının korunması gereken uzvudur. İhtimamın her çeşidini hak eder.
*
Bu mülahazayla arz etmek istiyorum. (Osmanlılığı da pek ileri götürdüm galiba!) Daha doğrusu makam-ı âlîlerine «marûzaz-ı ubeydânem» oldur kim, haşmetmeab «makul, mutedil, munsif ve dahi münevvir» muharririnden gayrını okumaya!
– Bırak laf kalabalığını da misal göster bana, haydi kimleri okuyayım mı, dediniz?
Dün gazeteleri gözden geçirirken köşekadılarına, ben de bu açıdan baktım biraz. Latife bir yana Tayyip Bey’e sahiden tavsiye ederek, derim ki:
– Yazılarına her ne hikmetse Radikal’in son sahifelerinde yer verilen iki müstesna yazarımız var bizim. Birini atlamadan, iki elim kanda olsa yazılarını her gün okuduğum: Tarhan Erdem ile Türker Alkan. İlki siyasetçi, diğeri akademisyen iki bilge insan; dostluklarıyla övünürüm.
Türker Bey’in yazı başlığı sizin bizlerden şikâyetinize verilmiş dört dörtlük bir cevaptı: «Köşe kadılığının sınırları.» Ağır tarafından eleştirdiği zaman da be-yefendiliğini koruyabilen nadir kadılardan biridir. Zarafeti, bakın size tevcih ettiği şu sualde neylesine belirgin. Soruyor:
– Peki, Başbakan’ın kadim dostlarından birisi günde bir değil, iki köşe yazısı yazıyor. Buna ne demeli?
Tarhan Bey dünkü yazısında çok farklı bir konuyu ele almıştı: «Alevi  partisi».
Sadrazam-Fıkra muharriri anlaşmazlığının çoook  ötesinde ciddî ve sahiden merak edilen bir konuyu ele almış, üzerinde fikir yürütüyor. Düşünce selâmeti ve ifade nezaketiyle, meseleyi aydınlatma meziyetini sizin de takdir edeceğinizden eminim.
Hayır, sadece bakın aramızda kimler de var, bizi toptan kötülerken hata ediyorsunuz, demeye çalışmıyorum. Okuyacaklarınızı ve tavsiyelerine kulak vereceklerinizi belirlerken, bu müstesna ikiliyi örnek alın demeye, evet haddimi aşarak, cür’et ediyorum.

Ad koyma-kaldırma faaliyeti
Bir mahalle (semt, cadde, sokak, park), bir kuruma (daha çok da bağış eseri okullara) adlar konuyor, bir süre sonra bunların bir kısmını değiştirme ihtiyacı duyuluyor.
Yıllar önce, rahmetli meslektaşım Çetin Özkırım’ın bütün Türkiye’yi şehir şehir gezmiş bir Alman arkadaşı sormuştu da, apışıp kalmış, verecek bir cevap bulamamıştık.
– Neredeyse bin yıllık bir devletsiniz. Dünya çapında tanınmış tarihî sahsiyetleriniz olduğunu ben bile biliyorum. Niçin Atatürk’ten gayrı hiçbirinin heykeli yok, anlayamadım?
Daha acısı o güne kadar aklımıza böyle bir sualin gelmemiş olmasıydı.
Bu adlandırma ve heykelleştirme alanında da kendimize artık bir çeki düzen vermenin vakti geldi de geçiyor.
* Dün bu sayfada bir haber vardı. Kars’ın Digor İlçesi (ki Serdar askerliğini orada yaptığı için ailece benimsediğimiz bir yurt köşesidir) evet bir okula Dağpınar Çağdaş Yaşam İsmet Güresen İlköğretim Okulu adı verilmişken, vay efendim bu yedi kelimelik katar tertibi addan «Çağdaş Yaşam» ibaresi nasıl çıkarılırmış?
* Muğla ve Antalya’da da bulvar ve okul adı olarak benimsenen «Kenan Evren» adından şimdi vazgeçilmiş.
Bana sorulsa, «O adları koyarken bunları sormak aklınıza neden gelmedi?» derdim.

Dil Yâresi
* Türkçe’yi de dert edinmiş köşekadılarının sayısı artsın isterim, bilirsiniz. Günlük gazete haberlerinin yeri elbette başımızın üstüdür amma, hiçbiri dilimiz kadar gerekli ve değerli değil.
Necmiye Alpay, dün de olduğu gibi, yazılarında «dil meseleleri»’ne de yer ayırır. Sadık okurlarındanım. Dün vaka ve vakıa kelimeleri arasındaki farka değindi. Vaka yerine o kadar çok vakıa diyen var ki, isyan etmemek kabil değil. Doğru!
Vaka’nın ik «a»’sı da kısa söylenir; şaka ve yaka’da olduğu gibi. Eklemek istediğim bir not var. Vak’a vaktiyle, «k»’dan sonraki kesme işaretiyle ve «k»’dan sonra belli belirsiz bir duraklamayla söylenirdi. Gencan’ın «kesintili» söyleme dediği hal: Kur’an, sun’i, mer’i... gibi örneklerinde de olduğu gibi. Mes’ut bu yüzden mesut diye söylenir oldu, Necmiye Hanım dostum. Bilmem bu derdimi de benimle paylaşır mısınız? Yoksa o kadar da talepkâr olmayalım mı, dersiniz.