Savaş spikerliği de bir iştir

Gazetelerin ilk sayfalarında haritaların boy göstermesi, bir savaş başladı anlamına gelir. Savaş haberi vermenin de bir usulü, üslubu vardır. Kaza haberi gibi, borsa rakamları gibi, maç sonuçları gibi söylenmez.

Gazetelerin ilk sayfalarında haritaların boy göstermesi, bir savaş başladı anlamına gelir. Savaş haberi vermenin de bir usulü, üslubu vardır. Kaza haberi gibi, borsa rakamları gibi, maç sonuçları gibi söylenmez.
Pazar akşam saatlerinde kanaldan kanala geçerek, sınırlarımızın hemen ötesinde neler olup bittiğine dair haber almak istedim. Hepinizin de yapmış olacağı gibi.
Bir bombalar patlıyor. Bazen ortalık, açık havada uçaktan aşağısını seyredermişiz gibi apaydınlık görünüyor.
– Ne görüyorsunuz, diyorum. Hem de nasıl görebiliyorsunuz? Bu bombardıman gece karanlığında yapılmıyor mu?
Ne desinler, onlar da benim gibi, bir şeyler görmek ümidiyle gözlerini ekrandan ayırmıyorlar. Bana bütün gördüklerim, arşiv malzemesiymiş gibi geldi, darılmasınlar ama...
Haberleri bize aktaranlar canlı, heyecanlı ve dikkatliydiler. Anlatmaya çalıştıkları hadiselerin gerektirdiği kadar da ciddî. Pazar olmasına rağmen baş habercilerin hepsi vazifesinin başındaydı. O da güzel. Peki, ne haber verdiler bize?
En özetlenmiş ifadesiyle söylemek gerekirse, Genelkurmay Başkanı Paşamızın hadiseleri karargâhtan ve saniyesi saniyesine takip ettiğini ve alınan sonuçtan memnun olduğunu, subay ve asker evlatlarıyla gurur duyduğunu bize de duyurdular. Allah razı olsun!
Fazla uzamaz inşallah! Ama sürdüğü kadarından, askerî harekâtı biz ekran başında dinleyenlere, bir tür canlı yayın olarak anlatma konusunda da bir üslup edinmelerinde fayda var. Bu, kumanda merkez karargâhı ile haber yönetim merkezleri arasında uyumlu bir işbirliği gerektirir.
Futbol karşılaşmalarını anlatmak bile bilgi ve tecrübe işidir. Yetenek de ister demeye lüzum duymuyorum. Onlar işlerini elbette biz seyircilerden, dinleyicilerden öğrenecek değilller. (İlk akşam biraz telaşlıydılar.)
Hem habercilerden, hem harekât merkezindeki görevlilerden beklediğimiz bir şeyi de burada söyleyelim. 1982'de Arjantin deniz kuvvetleri, müzmin anlaşmazlık konusu Falkland Adaları'nı 2 nisan günü işgal etti. Savaş 14 hazirana kadar sürdü ve İngilizler gibi bütün dünya halkları da çarpışmaları BBC spikerlerinden dinledi. Savaşa rağmen dürüst habercilik örnekleriydi. Bizim habercilerimiz arasında o yayınları dinlemiş ağabeyler eksik değildir. Tavsiyelerini dikkate almakla isabet edilir.
Lügatçe

  • Evladüiyâl deyişini kullandım yazılardan birinde. Niye çoluk çocuk demedin, diye sormak isteyen olur içinizde. Hayır, kimi Türk sanat müziği ustaları gibi lügat paralamaya yeltenmedim. İki sebebim vardı: çoluk çocuğun «Pek de önemli olmayan kişiler» diye de bir anlamı var. Evladüiyâl daha saygılı bir ifadeymiş gibi geliyor bana.
    Bir de, eski kelimelerle, deyişlerle Cihannüma'da olsun ara sıra buluşmanızı istiyorum. Bir yerde rastlarsanız «Bu da ne böyle!» ürküntüsüne kapılmayasınız, diye...
    Gene de aradım kaynaklarda, Türkçe Sözlük'te bulunduğunu gördüm kelimenin, imlasını da oradan alarak kullanmaya cesaret ettim zaten.
    İki laftan biri Fazıl Say'a dair
    Şakası da tatlı bir arkadaşım aradı az önce. Telefonda lafladık biraz. Sıra Fazıl Say'a geldiğinde:
    – Çok şey yazıldı hakkında, senden küçük bir antoloji bekleriz artık, dedi.
    İkimizin de hoşuna gitti bu dokundurma. Ben ondan çok güldüm, ama nedense:
    – Şu anda tam o dediğini yapıyordum, diyemedim.
    Yapamayacağım da bugün. Genel Yayın Yönetmenliği'nden cuma günü bir genelge aldık: «Yazılarınız falanca saatten sonraya kalmasın!» diye.
    Önümde su üç günün Fazıl Say'lı haberleri duruyor. Gün başına iki tomar: biri haberler, diğeri yorumlar. Çeşidine bereket, okumakla bitecek gibi değil ki! Eve götüreyim, yemekten sonra okurum, diye bu konuda frene bastım.
    Laf aramızda, bu günlük gazeteleri sonuna kadar kıraat etme alışkanlığımı, 19 yıl önce tütünü bıraktığım gibi, (o kadar kesin bir terk durumu olmasa da) makul bir seviyeye indirme konusunda evladüiyâle verilmiş sözüm var. Her akşam, gün boyu tamamlayamadığım sekiz on gazeteyi de eve götürüyorum. Haberlere yemek içmek gibi ihtiyacım var. Köşekadıları, hepsini yakından tanımasam da, o gün ne dediğini bilmezsem eksik kalacağım ahbaplarım benim. Evdekiler gibi, bu sonu gelmez mesaiden ben de bıkmış usanmış görünmeye gayret etsem de, aslında onlarla konuşmaktan (Sık sık düşündüğümü yüksek sesle de söylerim ara sıra...), evet o haberleri, o yazıları saatler boyu okumaktan hazzederim.
    İşte bunu itiraf edemiyorum çocuklara. Kaldı ki yetişemiyorum da artık... Gazetelerin sayısı ve sayfası çoğaldı. Ben de giderek eksiliyorum. İlişkimizi biraz seyreltip hafifletmekte fayda var.
    Söz verdim, bu ayın sonu -yani yılbaşı- yeni bir okuma-yazma düzenine geçerek, son zamanlarda ihmal ettiğim kitaplara da hayatımda belli bir yer vermeye çalışacağım.
    Gene de iki laf edelim Fazıl Say hakkında.
    – Sanatçılarımıza sahip çıkalım. Aramızda mutlu yaşamalarını sağlayalım, ki sayıları çoğalsın, diyenler var. Marifet iltifata tabidir, sözünü hatırlatıyorlar.
    İki cümle laf etti Fazıl Say. Üç gündür köşekadılarının yarısı, o sözlerin lehinde ve aleyhinde yazmakla meşgul.
    Her şey söylenebilir de, dünya çapındaki bir piyanistinizi ihmal ettiniz demek, benim sevgili köşekadılarıma haksızlık etmek olur.