Seçmeni adam yerine koymak

Ergenekon'un adreslerde yanılıp da çıkmaz sokaklarda suçlu aramaya kalkması, bir anlamda eğitim meselemizin de su yüzüne çıkmasına yol açtı. Dün baktım «Eğitimi ibadet saydığımız eski günler» nostaljisini dile getirenler çoğalmış.

Ergenekon’un adreslerde yanılıp da çıkmaz sokaklarda suçlu aramaya kalkması, bir anlamda eğitim meselemizin de su yüzüne çıkmasına yol açtı. Dün baktım «Eğitimi ibadet saydığımız eski günler» nostaljisini dile getirenler çoğalmış.
Bu gündemde fazla ısrar edilirse, Türkan Hatun’un Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden yola çıkıp, Gülhane Parkı’nda Latin alfabesini öğrenmeye başladığımız günlere kadar gidebiliriz.
Dün Radikal’de Betül Kotan’ın Ankara’dan verdiği haber dikkatinizi çekmiştir. İlköğretim 8’inci sınıf «İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük» dersleri kitabında önemli değişiklikler yapılmış. Mevcut kitapta yakın tarihimize, 85 yıldır olagelenden biraz daha çok ışık tutulmuştu. Betül «Yakın tarih açılımının ömrü kısa oldu» diyordu.
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül üç beş satırlık üstünkörü cümlelere tıkıştırılmış. Abdullah Öcalan faslı ile 28 Şubat sürecinin hikâyesine hiç yer verilmemiş. İrtica, askerî müdahale gibi yakın tarihimizde fazlaca kullanılmak gerekmiş olan terimlerden özellikle uzak durulmuş. Eski kitapta 24 satırda anlatılmış olan 12 Eylül öncesi ve ertesi faslı, yeni kitapla 4 satıra sığdırılmış. Eskisinde 12 satır tutan 28 Şubat olayından bu defa hiç söz edilmemiş.
Radikal bu haberi başlığında «MEB yakın tarih açılımını kuşa çevirdi» diye özetlemişti. Resikârda (Devlet yönetiminin en üst kademesinde) olanlar, bizde, hemen daima halkı küçümsemişlerdir. Seçim öncesi mitinglerinde pek saygılı, vefalı ve tatlı dilli görünseler de, insanımızı adam yerine koymadan siyaset yapmayı marifet saymışlardır.
Siyasetçiler arasına hiç karışmadım. Kitleyle iletişime dair bellediğim en iyi örnek, Kabataş’taki tarih öğretmenimiz Galip Vardar hocam oldu. İki kelimeyle, bir dersinden öbürüne «onu özlerdik» desem, beni anlayacağınızı biliyorum. Öğrencilerinin çok sevdiği, 60 küsur yıl sonra bir araya gelince anmadan edemediği Galip Hoca! Derse gelişini koridorda beklerdik.
– «Peki niye o?» sualinin cevabı, çevremdekilerden aldığım çok önemli derslerden biridir.
l Tarihi bize her zaman heyecanlı bir hikâye gibi anlattığı için mi? l Taksim Meydanı’nın orada bizimle bira içtiği için mi? l Ders konularının dışına çıkıp, bize hiçbir büyüğümüzden işitmediğimiz hayat dersleri ve ağabey öğütleri verdiği için mi?       l Gizli MM Teşkilatındaki yeraltı maceralarını kendimizden geçerek dinlerken, ondan hayata dair çok şey öğrendiğimiz için mi?
Bunlar da dahil, onu bizim gözümüzde benzersiz kılan neydi söyleyeyim size. Uzun uzun düşünüp bulabildiğim izahtır bu:
– Galip Baba, Kabataş Lisesi’nde biz öğrencilerini sahiden adam yerine koyan tek (hatta tek) hocamızdı bizim.
Bizi yönetmeye talip olanların en büyük noksanı da budur, diye düşünürüm. Siz de düşünün, bakın... Bana hak vereceksiniz.

Başbakanla doğrudan ilişki
Başbakan aklından geçeni yüksek sesle söylemekte sakınca görmüyor. Vaktiyle bir köylüye «Ananı da al git!» bile demişti.
Geçmişten örnekler var mı, diye düşünüyorum. İnönü, Bayar, Menderes ve Demirel gibi başbakanlar vatandaşla doğrudan ilişkiye girmezlerdi.
Ama Tayyip Bey’in meydan veya grup kürsülerinden, adres vererek köşekadılarına doğrudan seslendiği oluyor.
Dinî değerlerimize saygısızlık, hatta hakaret etmekten hakkında dava açılan romancı Nedim Gürsel’in, Başbakana yazarak, beni Yargı’ya şikâyet eden size bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu’ymuş diye şekvada bulunduğunu okudum. «Allahın Kızları» adlı yeni romanımı okumanızı rica ediyorum, demiş. Örnekler veriyor:      l «Çırılçıplak uzanmış Allahın sevgilileri» demedim; «Huriler vardı» dedim, diyor. l «Şu ufacık donsuz İbrahim» diyen de ben değilim; Hz. İbrahim’e babası söylemiştir, diye Nedim Gürsel şimdiden savunmasını yapıyor.
Sonu gelebilecek iş değil.

Dil Yâresi
«Sıhhatler olsun» ve «İyi saatte olsunlar»
* Oktay Ekşi «Ertuğrul Günay’ı Allah, iyi sıhhatte olsunların hışmından korusun» diyor (Hürriyet, 21 nisan).
Deyimlerde farklı söyleyişlere sık rastlanır. Buna karşılık dilciler tek söyleyişten yanadır. Bana da doğrusu buymuş gibi gelir.
«Münasebetsiz ve saçma sapan sözler»i niteleyen Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı! deyimindeki hemen bütün kelimelerin, telefon oyununda da olduğu gibi, zamanla ve ses yakınlıklarının etkisiyle değiştiğini Nihad Sami Banarlı’dan yıllar önce dinledim dinlemesine de, asıl kelimelerin neler olduğunu hatırımda tutmayı beceremedim... Evet, bir yere yazmayı da akıl etmedim. Sonradan aradığım halde bulamadım.
Dönelim her şeyde olduğu gibi dil konusunda da titizlenen Oktay Bey dostumun dediğine. Evet, sıhhatler temennisi bazı deyişlerde saatler şeklini alıyor. Mesela «Yıkanmış, traş olmuş birine sağlık dileme» anlamında Sıhhatler olsun! diyoruz da, «cinler periler» anlamına gelen deyişte aynı kelimeyi İyi saatte olsunlar şeklinde söylüyoruz.
Bir kere daha baktım sözlüklere, dediğimi büyük yazarlarımıza onaylatmak için. Bakın bulduğum örneklere: l Ahmet Hamdi Tanpınar, «Seyit Lutfullah iyi saatte olsunlarla tam iş görüleceğini hiçbir zaman iddia etmemişti.» l Necip Fazıl Kısakürek, «Ne var ayol, iyi saatte olsunlar mı çarptı?» l Burhan Felek, «Aksaray’ın ücra bir köşesinde bizimle birlikte otura otura adama iyi saatte olsunlar geldi.» l Halide E. Adıvar, «Kızın bu hali onun iyi saatte olsunların eline düştüğü kanaatini uyandırmış.» l Ömer Asım Aksoy da Deyimler Sözlüğünde «sıhhatler» değil «saatler» diyor.
Sıhhatler olsun! deyimi halk arasında çoğu zaman Saatler olsun! diye de söylenir. Hemen elimin altındaki dört sözlüğe bir göz attım (TDK, MEB, Meydan Larousse ve Ayverdi sözlükleri), hepsi Sıhhatler olsun’u benimsemiş.
Kesin karara varmışlık halidir bu. Dokuz kelimeyle ifade edilebilir: Doğru olan Sıhhatler olsun! ve İyi saatte olsunlar, şekilleridir.