Sen arıları bize biraz daha anlat deyince, korkarım ki ben ölçüyü kaçırdım.

Okurlarımdan üçü ilgilenmiş diye sevindim. Geçen pazar yazısında, bütün dünyada balarılarının kovan kovan yok oluşundan söz etmiştim. Öyle ki, konunun uzmanları arı soyunun büsbütün yok olmasından korkuyorlar.

Okurlarımdan üçü ilgilenmiş diye sevindim. Geçen pazar yazısında, bütün dünyada balarılarının kovan kovan yok oluşundan söz etmiştim. Öyle ki, konunun uzmanları arı soyunun büsbütün yok olmasından korkuyorlar.
Ayrıntıları bir yana, o yazıda yer alan Albert Einstein'in şu sözünü, aranızda okumamış olanlar bulunabilir diye tekrarlamak istiyorum. Uzun bir şey değil, hepsi dokuz satır:
«Arıların varlığı insan için hayatî önem taşır. Günün birinde arılar yeryüzünden kaybolursa, bu, insan soyunun nihayet 4 yıllık ömrü kalmıştır, anlamına gelir. Arı olmayınca bitkiler arası döllenme durur. Bu olmayınca da geride ne bitki, ne hayvan kalır, ne de insan!»
Yarım asır önce söylenmiş bir söz bu. Unutmayın ki Einstein 1955 yılında öldü.
*
Okurum Muhammed Karaboğa avukat. «Dünyamız, bizi bekleyen neredeyse tersine döndürülemez küresel tehdit, küresel yok olma karşısında başını kuma sokmuş durumda, diyor. İlgilenirseniz konuşuruz, demişsiniz.
İlgilenmemiz yaşamsal refleks gereğidir.»
Bir diğer okurum, Ankara Batıkent Lisesi öğrencilerinden Tayfun İnce. 17 yaşında. «Bir konuya değinmişsiniz ki, diyor; duyarsız kalmayı kendime yediremedim. Bir isteği var:
– «Haftada hiç değilse iki gün çevresel konulara değinseniz! Küresel ısınma denen ve gittikçe büyüyen tehlike ve bela konusunda biz gençleri daha duyarlı, daha dikkatli kılmış olmaz mısınız?»
Üçüncü bir okurum, Berati Erdoğan soruyor:
– «Balarıları dünyamızın batmakta olduğuna işarettir. Bu konuya daha çok eğilmeleri için, diğer köşe yazarlarının da uyarılması gerekiyor. Dönüşü olmayan noktaya gelmeden <İmdat!> diyebilmeliyiz.»
*
Öyleyse gelelim mütevazı arıcı Hakkı Efendi'nin, bence çok heyecanlı ve sevgili arı bakımı ve bal üretimi macerasına.
Hikâyem Çatalca'daki Ruhi Baba Çiftliği'nde, bir oğulun bahçemizdeki bir çalılığa inmesiyle (konmasıyla) başladı. Bir arı sürüsü, merkezcil hareket halinde adeta bir küre oluşturmuştu, diyebilirim.
Ne yapmak lazım bilemedim. Şehre koştum, Ramiz Usta'nın babası İsmail Emmi'yi buldum; beklenmedik misafirlerimi ne yapabileceğimizi sordum.
– Ne yapılır, gelip bir kovana alacağız, dedi.
Usta bir arıcıydı İsmail Emmi, nur içinde yatsın!
Ustam o, evet. Arıcılık arkadaşım da, Çatalca'daki komşum çiçek bahçesi sahibi Yüksel Akgün'dü. Onun da mekânı cennet olsun!
Çiftlikte tavuklar, inekler, birkaç köpek, bir eşek... İyi de, benim asıl sevgilim arılar oldu. Ankara-Kazan'daki arıcılık merkezine gidip modern kovanlar, bal sağma makinesi, tulumlar-başlıklar-eldivenler... Ne lazımsa alındı. Ve ben 17 kovana kadar çıktım. Özel kutularda, değerbilir balseverlere satışlar da yaptık yıllarca. Öfkelenip bizi kovalayan arıların önünde, ayçiçeği tarlalarından nefes nefese kaçtığımız da oldu.
*
Kovanların yanına bir hasır sandalye atıp, saatlerce seyrederdim. Arılara nasıl muamele edileceğini, kovan bakımını, bal sağmayı bayağı öğrendim.
Ama asıl ilgimi çeken arılardı. Yıllar yılı söyledim durdum:
– Bir tanrıtanımazı getirip oturtun şurada yanıma, üç dört gün bu kovanda olup biteni seyretsin, göreceksiniz imana gelecektir.
Garip tecellidir. Geçen hafta arılar üzerine yazacağım zaman, Melek'ten rica ettim. İnternette arılara dair ne varsa getirdi bana. Okudum, bildiklerimi hatırlar ve bilmediğim yeni şeyler öğrenirken, akıl almaz açıklamalarla da karşılaştım.
– Bunlar, sinek irisi hayvancıkların yapabileceği şeyler mi? Değil elbette! Peki, bütün bunları arılara yaptıran nedir öyleyse? Elbette her şey gibi, bu böceklerin yaptığı da Allahın hikmetidir. Her şey gibi elbette onun eseridir.
Ama gayri ihtiyari «Allah Allah!» diyeceğiniz her bahsin sonunda bir hatırlatma:
– Allah'ın hikmeti olmasa şu hayvancıklar bütün bunları yapabilir mi?
Kim yazar internet sitelerinde yer alan bu metinleri?
*
Hasır sandalyede mutlu olduğu kadar da heyecanlı saatler geçirirdim çiftlikte.
Yaz sıcağında, kovan kapısında yan yana dizilip, hep birden kanatlarını çırparak kovanın içindeki havayı serinletmeye çalışan arıları görebilirsiniz.
Bilerek seyredince, kovandan çıkıp, havada raks ederek, diğer arılara biraz önce yerini buldukları çiçekli ağaçların veya tarlaların yerini, adresini tarif eden arıları görebilirsiniz.
O kovandan çıkardıkları mumya var ya! Hani kahverengimsi bir maddeyle sarıp sarmalanmış. O kovanda ölmüş bir arıdır. Kokuşup etrafa mikrop saçmasın diye, ürettikleri ayrı bir maddeyle sarıp sarmalayıp, havanın ısınacağı zamanı beklerler. Ve hava elverince çıkarıp, kovandan uzaklaştırırlar.
Bakın bakın! Sarayda kraliçeler gibi farklı bir muamele gören, işçi arılarca özenle beslenen, temizlenen şu irice arı var ya, işte
o ana-arı'dır. Gördüğünüz on binlerce arının anası.
Şu arılar da mı biraz farklı, diyorsunuz? Sayıları çok olmayan erkek arılardır onlar. (Gördüğünüz bütün işçilerse, kısır dişilerdir.) Erkekler, yer içer ve yatarlar, hiçbir işe el sürmeden. Taa ana-arı onları, yükseklerde gerdeğe girme yarışına çağırıncaya kadar.
Bundan ötesini anlatmayayım, müstehcen (Yani «edebe aykırı») yayına girer.