Ses ve görüntü olmazsa olmaz!

Danıştay İdarî Dava Daireleri Kurulu?nun kararını anlamakta ben güçlük çektim. Oysa Mesut Hasan Benli olup biteni haberinde pekâlâ anlatmıştı (Radikal, 18 şubat). Hadise biraz...

Danıştay İdarî Dava Daireleri Kurulu’nun kararını anlamakta ben güçlük çektim. Oysa Mesut Hasan Benli olup biteni haberinde pekâlâ anlatmıştı (Radikal, 18 şubat). Hadise biraz karışık.
Ankara’da «kaymakamlık sınavları» yapılmış; anladığıma göre yazılıdan geçenler mülakata alınmış. Bir öğrenci (adı Mehmet Yavuz) sınavın iptalini istemiş. Kaymakam Adayları Yönetmeliği’nin bazı maddeleri ile mülakat notlarının hesaplanması yöntemine itirazları var. Danıştay 12. Daire de Mehmet Yavuz’u başarısız sayan işlemin durdurulması kararına varmış. Diyorlar ki:

  • Suallerin ve cevaplarının sınav öncesinde hazırlanmış olması gerekirdi. (Yani hoca ve mümeyyizler sınav sırasında akıllarına gelecek sualleri sormamalı; sualler önceden belirlenip bir yere kaydedilmeliydi, diye anlıyorum ben bu söyleneni.)
  • Sözlü sınavda suallerin soruluşu ve verilen cevaplar sesli ve görüntülü kayıt yapılmak suretiyle belgelendirilmeliydi. (Yani salonda sınav heyetinden gayri bir de televizyon kayıt ekibi bulundurulmalıydı, demek istiyorlar ben yanlış anlamadıysam.)
  • İmtihan heyetinde yer alan hocalar öğrenciye verdikleri notun gerekçelerini ortaya koymalıydılar. (Ne demektir bu? Mülakata alınan öğrenci çıktıktan sonra ve yeni bir öğrenci çağrılmadan önce, kapı kapatılıp salon boşaltılmalı, hoca ve mümeyyizler not gerekçelerini yüksek sesle müzakerre ettikten sonra bir tutanakta yazılı hale getirmeliydiler.)

*

Meseleyi kanunlar ve yargılama usulleri açısından hukukçular değerlendirecektir; benim gibi «hukuk mezunları»nın işi ve haddi değil bu.
Ben asıl Yargı’nın anlaşmazlıkları karara bağlarken aramaya başladığı, eskiden akla bile gelmeyecek deliller üzerinde durdum. Dikkat buyurun lütfen, delillerin toplanması değil de... «sözlü sınavda sorulan suallerin ve verilen cevapların, teknolojik imkânlardan yararlanarak sesli ve görüntülü olarak kaydedilmiş bulunması» isteniyor. Böyle davranılmadığı için de «Başarısızdır!» kararı bozuluyor. (Yani sınav salonunda çekim ve ses kayıt cihazlarının, ekibinin bulunması veya sınavın bir stüdyoda yapılması isteniyor.)
Çağımızda, pek şikâyetçi göründüğümüz telefon dinleme ve gizlice görüntü alma yöntemleri bir anlamda meşrulaştırılıyor, anlamına gelmez mi bu karar?
Ve bireyler yargılamayı örnek almazlar mı? İlk akla gelecek bir hali gelin bu açıdan sualleştirelim:
– Boşanma davalarında hâkim, davacı erkeğe veya kadına, gerekçe ihanetse mesela, «Delil olacak konuşma bantlarını ve ihanet belgesi görüntü kasetlerini kaleme teslim ettiniz mi?» diye mi soracak?
– Kaçamak telefon konuşmalarının kayıtları ve yatakta işlenmiş suç fiillerinin görüntüleri elde edilmeden boşanma davası açılamaz duruma mı gelinecek?
– Ses ve görüntü kayıt cihazları kullanılmadan hiçbir şeyin yapılamayacağı bir çağa mı girdik?

İki fire daha: Gazanfer ve Atıf
Bu sual, son yıllarda kapımı daha çok çalar oldu, gibi geliyor bana. Baksanıza haftada ikiye kadar çıktı.
Önce sual:
– Kaç yıl oldu, diyorlar. Eski arkadaşınız mıydı?
Benim de aklıma benzer bir sual gelmiyor değil. Yüksek sesle sormuyorum, ama son yıllarda cevabını merak etmeye başladım:
– Şunun şurasında kaç kişi kaldık ki?
Gazanfer Özcan ile Atıf Özbay!
İlkin mahut sualin cevabı: Gazanfer 57, Atıf 66 yıllık arkadaşlarımdı.
Gazanfer’le buluşmamız, onun da dostu, üstelik meslektaşı olan Zihni Küçümen sayesindedir. Ben onları 1952’de T. Turizm Kurumu’nun düzenlediği Vapurla Yunanistan Gezisi’ne çağırmıştım; o tuhaf yolculukta (vapurda yatacak kamara yoktu; Mudanya-Bandırma seferi yapanlardan, Bandırma veya Marmara’ydı adı; biz bir yolunu bulup gemi personeline mahsus bir kamarada uyumuş ve) Allah bilir ya sahiden çok eğlenmiştik o yolculukta.
Önemli olan elbette benimle arkadaşlığı değil. Tiyatromuzun gelmiş geçmiş başlıca komedi oyuncularından biriydi Gazanfer.
Ben Naşit’i seyrettim. Hazım Körmükçü ile Behzat Butak’ı da sadece seyrettim; onlardan sonra gelen tanışıp konuştuğum, kimileri de arkadaşım ve yakın dostlarımdır. İsim isim sayayım size: Vasfi Rıza Zobu, Muammer Karaca, (onun akrabası değil de Cem Karaca’nın babası olan) Mehmet Karaca, İsmail Dümbüllü, Halide Pişkin, Aziz Basmacı, Tevhit Bilge, Muzaffer Hepgüler, Vahi Öz, Münir Özkul, Kenan Büke, Nejat Uygur... Böyle saymanın tehlikesi arada birilerini atlamak olabilir. Komedi oyuncusu deyince bir hamlede benim aklıma gelenleri sıraladım.
Bence komedyen, kendi kişiliği oynadığı rollerden daha ağır basan oyuncu demektir aynı zamanda. Nitekim komedimizde bir Gazanfer Özcan tavrı ve üslübu da vardır. Bana kalırsa bir ölçüde Vasfi Rıza’dan etkilenmiş, ondan daha cana yakın bir tiyatro insanıydı Gazanfer.
*
Atıf Özbay (aranızda, ünlü kaleci ve Son Saat’in son yıllardaki sahibi Nâzım’ı tanıyanlar da vardır; o, Atıf’ın ağabeyiydi) Kabataş Lisesi’nden arkadaşım. 10’uncu sınıfta birlikte çakarak, aynı sıralarda dört yıl devamlı bir aradaydık. Bencilliği olmayan çelebi bir adamdı. Bir ortak yanımız da Boğaz’dır. 1968’de Levent’e gelişimizden beri, sahil yolunda hemen her yürüyüşümde 40 yıldır rastlayageldiğim sevgili dost...
Giderek yoğunlaşan tenhada ikinizi de özleyeceğim. Mekânınız cennet ola! (Yanaklarından öperim Gönül: sıkı dur!)

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Arif Bilgin)

  •  «Taciz, hayat bilgisi dersinde ortaya çıktı» başlıklı haberdeki (Radikal, 16 şubat) şu ifade, «Aynı mahallede oturan, yaşları 7 ve 9 arasında değişen (...) üç öğrenci...» dikkati çekiyor. 7 ile 9 arasında 8 var. Yani değişecek bir şey yok. «7, 8 ve 9 yaşında üç öğrenci» demek varken, haberdeki ifade doğru mudur?
    – Bilgisizlikten değil de, dikkatsizlikten ileri gelen bir yanlış. Uyarınıza teşekkür ederim.