Sigara yasağında son düdük

Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun yürürlüğe gireli, neredeyse bir buçuk yıl olmuş. Şu suali kendinize veya eşinize, dostunuza sordunuz mu? Bu sayede hayatımızda hissedilir bir fark oldu mu? Benim çevremde sigara içen yok. Daha doğrusu kalmadı.

Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun yürürlüğe gireli, neredeyse bir buçuk yıl olmuş. Şu suali kendinize veya eşinize, dostunuza sordunuz mu?
– Bu sayede hayatımızda hissedilir bir fark oldu mu?
Benim çevremde sigara içen yok. Daha doğrusu kalmadı. Hürriyet binasında kim etkili olduysa (Bunun hesabını da Ertuğrul Özkök’e soracak kadar gazeteci düşmanı değilim), kanun yürürlüğe gireli beri sigara içene rastlamıyorum. Gazetenin arka bahçesinde (ben görmedim, oralara gitmedim daha doğrusu) açık havada oturup sigara içilebilir bir alan ayırmışlar. Binanın 13’üncü katından üşenmeyip oraya inenler bile oluyormuş.
Lokantalarda, kokteyl türü toplantılarda sigara içenlere rastlıyorum. Beni işyerinde görmeye gelenlerden, sigarasını gösterip «Rahatsız olur musunuz?» diyenlere:
– Ben rahatsız olsam da sizin için katlanırım. Ama müessese izin vermiyor. Baksanıza tütün tablası bile yok artık, diyorum.
Gittiğimiz yer lokantaysa ve sigara içenler varsa, tiryakilerin uzağında bir masa bulalım istiyorum.
Kanun çıktığında, ne yalan söyleyeyim bu kadar olsun dikkate alınacağını ummamıştım. Aynı kanun umuma açık yerlerde sigara içmeyi 19 temmuz 09 pazar gününden itibaren kesinlikle yasaklıyor. Gene bakacağız, o günden sonra girip çıktığımız kapalı yerlerde hâlâ sigara içiliyor mu, diye...
Çevremde içilmiyor, dedim. 1988’e kadar, babam hekim kararıyla bırakalı beri anamın evinde hayır, ama Gülseren Hanım’ın, Zeynep’in ve Brigitte’in evlerinde püfür püfür tütün tüketilmekteydi.
Sonuncu torunum Elif’in dünyaya geldiği o yıl, ben tütünden, kendi kararım ve ailenin onayıyla kesin olarak boşandım. Bir yıla varmadan, arkamdan ikinci nesil dörtlüsü geldi: iki kızım ve iki oğlum. Torunların tütünle bir alışverişi olmadı.
Tütünden vazgeçemeyenler için doğrusu üzülürüm. Kolay değil, diyenlere hak edilir bir cevabım da var:
– Ben kırk yıl içtikten sonra, bir sabah bir daha elime sigara veya pipo almama kararıyla uyandım. (Yirmi yıl geçti aradan) Kararımı açıkladım ve o gün tütünü bıraktım.
Bu kararlılığımla yirmi yıldır övünürüm. Bu sayede hâlâ (şeytan kulağına kurşun!) nefes alıp verirken herhangi bir sıkıntı çekmiyorum.
– Ben denedim iyi oldu, çok memnunum. Size de «cân u yürekten» tavsiye ederim, diyebileceğim nadir marifetlerimden biridir.
Can dostlarımdan Prof. Osman Barlas’ın bir dediğini de, hatırlatma kabilinden tekrar edeyim.
– Doğrudur, vücut yıllar yılı alıştığı tütünün yokluğunu hissedebilir. Bu alışkanlıktan faydalandığı da olmuştur belki. Ama tıbbın son sözü de şudur: tütünün zararı hiçbir faydasıyla ölçülemeyecek kadar daha çoktur.
Biraz önce marifet dedim, icazet’i kimden aldığımı da bilin: Şerîat tarîkat yoldur varana / Hakîkat, marifet andan içerü (Yunus Emre).

Basına, bir de bu gözle bakın!
Siyaset ve magazin dünyalarımızın ünlülerinden olup da gazetecilerden şikâyet etmeyen birini hatırlar mısınız?
Sorarken bu suali, ben de düşündüm ve «Var!» dedim yüksek sesle: Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel, Sunay, Korutürk, Evren, Özal, Demirel, Sezer, Gül.
Ne güzel! Demek cumhurbaşkanlarımız, tek tek muhatap alıp da gazetecilerden şekvâcı olmuyor. Ondan ötesi, başbakanlardan başlayarak, gazetecileri düşman bilmeyeni arasanız bulmakta sıkıntı çekersiniz.
En yakın örnekler olarak halihazırda iki çok ünlü siyasetçi üzerinde bir an duralım isterseniz: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Erdoğan’ı alın! Aynı çevrenin ve inancın insanları; aynı bir partinin en ön sırada yer alan iki lideri; ikisi de başbakanlık etmiş. Biri şu anda Çankaya’da; onu orada, diğeri takip edebilir.
Bu iki önemli (ve günümüzde en sorumlu) siyasetçiyi, bir de gazetecileri ne gözle gördükleri açısından kıyaslar mısınız şimdi lütfen!
Nedir netice?
– Canım biri her şeyden sorumlu başbakan, öbürü siyaset üstü konumda cumhurbaşkanı. İkisi bir olur mu, demeye de kalkmayın.
Unutmayın ki biz Gül’ün başbakanlığını ve o görevdeyken gazetecilere nasıl muamele ettiğini de görmüş vatandaşlarız.
Aklınızdan muzırlık geçmesin! Hakkı Efendi keçileri kaçırdı galiba, diye düşünmeyin; gazetecilere sahip çıkan bir diğer gazeteci, sık görülür bir hal değil, bilirim.
Lafı uzatmadan bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum:
– Bırakın diğer meseleleri. Avrupa Birliği; Bizim Kürtler-Ermeni diasporası ve Ermenistan; Rumları ve Türkleriyle Kıbrıslılar... gibi anlaşmazlıkları daha serinkanlı, daha yapıcı, daha barışçı gözle görmenizde, görmemizde daha doğrusu -belki kararını çok önceden vermiş bir kısmı hariç- köşekadılarının hiç dahli ve tesiri olmadı, der misiniz?
Hıı! Diyebilir misiniz?

Alıntı
* Reha Muhtar. «Orhan Pamuk Nobel’i alarak edebiyat, sanat ve entelektüel çevrelerde Türkiye’nin tanıtımına katkı yaptı mutlak...
«Ve fakat Ufuk (Uras) kardeş alınmasın ama, görmemişin oğlu gibi Nobel almış bir edebiyatçıya TBMM’nin de fazladan bir Onur Ödülü vermesini çiğ buluyorum...
«Nobel Nobel’dir zaten, bunu bir de TBMM’den onaylatmaya gerek yok...
«Amma velakin, <halkın eğitimi için çaba sarfedenlere> denmiş, ödül verilecekler tanımında...
«O zaman bu ödül TÜRKAN SAYLAN’a verilmelidir...
«Önerenin düşünce yapısına inat bu ödülü merhume Türkan Saylan almalıdır...
«Çünkü o zaman ödül hem eğitime, hem de ırkçılığa yani rasizme ve faşizme karşı olacaktır...» (Vatan, 29 mayıs).