Sınav kaçkını gazetecileriz

Dünkü Radikal'de, devam edegelen bir haberin başlığı «Denizcilerde yine şüpheli bir ölüm»'dü. Alt başlık: «İki amirale suikast...

Dünkü Radikal’de, devam edegelen bir haberin başlığı «Denizcilerde yine şüpheli bir ölüm»’dü. Alt başlık: «İki amirale suikast planlandığı iddiasıyla yürütülen soruşturmada, hakkında yakalama kararı bulunan Deniz Yarbay Ali Tatar önceki gün evinde kafasından vurularak ölmüş halde bulundu. Tatar’ın intihar ettiği ihtimali ön planda.» Haber elbette önemsenmiş ve Radikal’in manşetinde yer almıştı.
Dün Hürriyet’in manşet haberi de Yarbay’ın intiharıydı: «Tutuklama kararı çıkan Yarbay Tatar intihar etti. Son sözü Hoşçakalın! oldu.»
Ergenekon davalarından biri de bu. İstanbul Poyrazköy’de ele geçirilen belgelerden hareketle başlatılan soruşturma sonunda açılan bir dava.
Sabah, Milliyet, Vatan, Zaman, Yeni Şafak, Taraf ve Haber Türk gazetelerinin de manşet haberi bu konudaydı. Cumhuriyet, Akşam ve Star gazeteleri de haberi birinci sayfalarında verilmeye değer görmüşler. Ne demektir bu?
Türk basınına göre dün günün en önemli, böyle olunca da, demek ki bu ülke insanları için en merak edilir, aslı astarı, içyüzü nedir mutlaka öğrenmek istenir haberi, hadisesi buydu.
Elbette benim için de öyle. Sanırım aramızda, bir küçük fark gene de var. Nedir, nasıl başlamış, neler olmuş, değerli insanlarımızı intihara sürükleyecek kadar niçin etkilemiştir bu hadise?... gibi sualler benim de zihnimi acıtacak kadar kurcalamakta.
Sizden öte bilip öğrenmekte ısrar ettiğim, etmekte devam edeceğim bir meselem daha var benim. Sual haline getirerek şöyle ifade edebilirim:
– Ergenekon davaları denilen ve soruşturma, yargılama safhalarını yaşamakta olan hadiseler ve meseleler hakkında, benim kendisine ilave bir şeyler söylemeye çalıştığım okurlarım ve elbette bütünüyle kamuoyumuz ne bilmektedir? Neyi ne kadar bilmektedir?
Ne düşünmektedir? suali, ayrı ve ikinci bir meseledir. Ben ilkinde ısrarlıyım. Kamuoyu oluşumunun olmazsa olmazı bu ilk aşamadır çünkü. Sebep ve açıklamalarıyla, etrafı ve bilcümle efradı ile hadise nedir?
Sebepler, sonuçlar, yerine göre çözüm ve önlemler... Bütün bunlardan önce gerekli olan, milletçe çok ilgilendiğimiz, kaderimizi etkilediğine inandığımız hadise ve meseleler hakkında açık seçik, doğru dürüst bilgi edinebilmemizdir.
Herhangi bir ihtiyaçtan söz etmiyoruz. Sağlıklı ve haysiyetli bir toplum olmanın en önde gelen lazım şartını söylüyorum. Bunda ısrarlıyım.
Ciddî araştırma imkânlarına sahip olmayı çok isterdim. İlk iş olarak, şu konuştuğumuz hadisenin ayrıntılı içyüzünü öğrenmek için değil sadece. O daha sonraki, evet çok gerekli bir aşama, ama bir öncekini tamamlamadan uygulamaya konulması mümkün değil.
Test sualimiz var bizim. Bırakın cevaplandırılmasını, sormayı bile akıl edemediğimiz. Söylemeye çalışayım:
– Basın-yayın organlarımız ve çalışanları, hadise ve mesele hakkında ne derece doğru bilgi sahibidir. Değillerse sualin devamı fuzulîdir. Evet, olması gerektiği kadarını biliyorlarsa, bu defa kendilerine sormaları gereken asıl sual geliyor akla:
– Tek tek okurlarını ve kamuoyunu yeterince, gereğince bilgilendirebilmişler midir? Arazide gerçekleştirilmiş anketler aracılığıyla, söz konusu hadise ve meseleleri, mesela seçmen kitlelerine ne ölçüde aktarabildiklerini, gene kendileri araştırıp öğrenmişler midir?
– Bu konuda sizin gerçek diye belledikleriniz, okurlarınızın, dinleyicilerinizin, seyircilerinizin zihnine ne ölçüde aktarılmıştır?
Her şeyi sorarız. Basın-yayın olarak bir türlü göze alamadığımız asıl sınav budur.

Rifat Hisarcıklıoğlu’na dair
Rifat Hisarcıklıoğlu geçen salı günü Marmara Vakfı’nın yemekli toplantısında onur konuğuymuş. Tufan Türenç yazdı, ondan öğrendim. Rifat Bey’in toplantıda yaptığı konuşmayı, anlattığı fıkraları nakledişinden tadına doyamadığı da anlaşılıyordu.
Neden gözüme güvenirim dediğimi geçen gün anlattım. Tekrar edemem, «Bu da fasulye gibi kendini nimetten sayıyor» dedirtmek istemem size.
Diyeceğim o ki, Rifat Bey’le yazık ki hiç karşılaşmadık. Daha çok da televizyonda, toplantı haberlerinde görürüm onu. Gözüne güvenenin, biri hakkında fikir edinmek için ille de elini sıkması gerekmez ki... Göz âşinâlığı diye de bir şey var. Göz var iz’an var sözü boşuna söylenmez. Velhâsıl-ı kelâm benim bu pek güvendiğim gözlerim ilk gördüğümden beri Rifat Bey’i pek tutmuştur.
Tufan nekre-gû’dur, diyor (Ben dedim, o böyle eski laf etmez). Dinlemeden, ben de o kanaatteydim. Söyledikleri arasında (konuşmasında Hisarcıklıoğlu’nun) ilgi çekici bilgiler vardı: Almanya’daki girişimci Türkler gibi... İşsiz sayımızın 6,3 milyonu bulmuş olması gibi... Kayıt dışı ekonomi ile kalkınma hızımız arasındaki bağlantı gibi...
Bir de Tufan’ın şu dediği: «Türkiye’nin en büyük meslek örgütünün, üyelerince çok sevilen başarılı başkanıdır. Birçok insan onu geleceğin siyasî lideri olarak görüyor.» (Hürriyet, 2 aralık)
Bence siyaset, lider arama konusunda yüzünü iş dünyasına dönmekte gecikmiştir. Önemli bir denemeyi unutmadım. Hatta aklım biraz da o denemede kalmıştır. Pek çok değerli insanı olan bir çevreden söz ediyoruz. Ülke ekonomisiyle hemhal beyinlere ihtiyacımız var. Bir o kadar önemlisi insanlarla kolay ve iyi bağdaşır tabiatta olmak. Her iki alanda da gözüm çok tutar, demeden geçemeyeceğim. (Karar versin 14 harfli soyadı konusunu o zaman ele alırız.)

Lugatçe
* Bir «matrak» lafıdır tutturdunuz gidiyorsunuz. Nekre gibi, nükteden gibi sıfatların pabucu dama atıldı. «Nükte»yle yapılmış bir düzine deyiş vardı; nükte-bin ve nükte-şinas gibi («nükteden anlar» demek); nükte-gû ve nükte-perdaz gibi («nükteli söz söyleyen» demek).
Yukarıda nekre-gû dedim, onun anlamı da şu: «Tuhaf fıkralar anlatan, nükteli sözler söyleyen (kimse)». Ziya Gökalp «Nasreddin Hoca, İncili Çavuş, Bekri Mustafa ve Bektaşi babaları halkın nekre-gûları’dır» diyor.