Sıra konsere geldi galiba

Kamuoyundaki gelişme sürecinin farkındasınız değil mi? Ufak tefek ölçü kaçakları olacaktır, üzerinde durmayarak âdil olmaya çalışın! Asırlardır baskı görmüş...

Kamuoyundaki gelişme sürecinin farkındasınız değil mi? Ufak tefek ölçü kaçakları olacaktır, üzerinde durmayarak âdil olmaya çalışın! Asırlardır baskı görmüş, bırakın düşündüğünü, istediğini rahatça söylemeyi aklından geçirmekten bile korkagelmiş bir kamudan söz ediyoruz.
CNN Türk açık karşımda. Hasan Cemal ile Cengiz Çandar Güneydoğu Anadolu’dan edindikleri izlenimleri dile getirecekler. Göz dolduran, gelişmeleri günü gününe takip eden iki değerli arkadaşımız. Yorum gücü yüksek iki siyasî ve toplumsal meseleler uzmanı da diyebiliriz.
İnsanlarımızın bu ikiliye kulak vermekten uzak durmayacağından eminim. Bu sohbetlerin, ders, hatta bilgi de demeyelim, bir uyarıcı, olmadı hatırlatıcı yanı mutlaka bulunacaktır. O zaman siyaset ve devlet adamlarımız da ister istemez dinleyecek onları. Bence hatta merak ederek, isteyerek dinleyecek. Bu alanda da karşılıklı düzeltmemiz gereken çok yanlışımız var. Başta o hantal «belli tavır alışlarımız» olmak üzere...
Bu konuda (Kürt veya demokrasi, meselesinden veya açılımından söz ediyoruz) Allah için Tayyip Erdoğan, kendisinden çok daha tecrübeli bildiğimiz siyaset ve devlet adamlarımıza bu defa adeta ders veriyor. Tepesi hâlâ pek kolay atsa da, arada «Onlar bize gelmezse, biz onlara gideriz!» deme basiretini de o gösteriyor.
Hanımlar beyler! Herkesten uzak, ürkeceğini bildiklerinin kulağına kulağına göz dağı vermekten Asker vazgeçmiş, hiç değilse aklından geçeni yüksek sesle söyleyebiliyor. Çok sürmez «Kim güçlü?» sualine asıl cevabın «ekonomi-demokrasi-asker» sıralaması olduğunu da tez zamanda benimseyecektir.
 Beride son bir uyarı da Hakkari Valisisinden geldi; farkındasınız değil mi? «Kürt vatandaşlarımızın demokratik açılım’dan bekledikleri çok büyüktür, diyor Vali Muammer Türker; dağ fare doğurursa bizim için, Türkiye için felaket olur. Öyle bir ihtimali aklıma bile getirmek istemiyorum.»
Bu valinin bir önceki görevi Başbakanlık Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü idi. Ankara‘da ve günümüzde esen havaları da bilen bir devlet memuru yani.
Onun tavsiyesinden çok, bir valinin baş makale yazarcasına  rahat ve fütursuz Meclis’e ve hükûmete (elbette iyi niyetle, ama daha önce görmediğimiz bir cüret ve cesaretle) akıl verebilişine dikkatinizi çekmek için duruyorum bu noktanın üzerinde.
Hatalar, kusurlar... olacak elbette! Demokrasi diyegeldiğimiz nihayet, evet fazla uzamış provalar dönemi oldu, bizim için. Ben, hep birlikte hayal ettiğim bir orkestra şefine bakarak demokrasi dedikleri senfoniyi icraya da başlamak üzereyiz, diyorum.

Bir şikâyetin en güzel ifadesi
Zuhal Olcay’ın TV8’de bir «müzikli-sohbet» programı var. Müzisyen misafirlerine, söyledikleri şarkılarda eşlik edebilen tek sohbetçimiz de odur sanırım. Bir başkasını hatırlamıyorum.
Çok şık ve dikkatli bir refakattir bu. (İşte bu noktada «eşlik» lafı bana yerini yadırgamış gibi gelir.)
Ben Zuhal’i, önce (evet her şeyden önce) oyuncu olarak beğenirim. Şarkıcı yanı bana ikinci büyük yeteneği olarak görünür. Şarkı söylerken sahnede duruşun da mükemmel bir örneğidir. Yani herhangi bir ses sanatçısı gibi sesini işitmek yetmez, onu söylerken de seyretmek isterim. Gördüğünüz gibi güzelliğini üçüncü sıraya ertelemiş göründüm.
Şöyle ifadeye çalışayım. Oyunculuk ve şarkı söyleme yeteneklerinde, sanatçının  payı elbette ağır basar. Güzellik için insanın, başını kaldırıp Allah Baba’yı kutlaması gerekmez mi?
Pazar akşamıydı galiba Zuhal’in misafiri Özdemir Erdoğan’dı. Ben yazık ki onunla hiç bir arada olamadım. Ama sıcak ve keyifli sohbetlerin adamı olduğu uzaktan da hissediliyor.
Dinlenmeye değer cevaplar veriyordu suallere; beylik lafların yanından bile geçmeksizin.
İnsanlarla ilişkileri bahsine girdi Zuhal. Bu tarza pek heves etmediğini söyledi Özdemir. (Hoş görsün!... Bey’ini ihmal ediyorum. Aslında Beyefendi! demek de gelir ona, içimden...) Sanatçının yalnızlığa ihtiyacı yok mu, diye samimiyetle sordu önce. Bana varmış gibi gelir.
Sonra asıl içinden geçeni söyledi:
– Yahu ben kimseye karışmıyorum aslında... Kimse de bana karışmasın!
Sanatçılar arasında yaygın (ve haklı) şikâyete ne güzel bir cevap.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (???...)
* Adını vermeden yazan bir okur. Daha doğrusu ad hanesinde, sanırım İngilizce bir deyişi kullanmayı yeğ tutan biri. İmzasız mektup cevabı hak etmez benim defterimde. Bu bir istisna olacak. Diyor ki bu «meçhul» okur: «Şu cümle (<Yol haritası yılan hikâyesine dönüşen PKK lideri hem suçladı hem tehdit etti>) Cumhuriyet gazetesinde çıktı. Biz bu cümlede bir virgül kullanılmalıydı, diye düşündük ve uzun uzun tartıştık. Sizce acaba bu cümle doğru mu? Yoksa bir virgül ile düzeltilmeli mi?»
– Cümle önüme gelseydi, ne yapardım? Bir defa «dönüşen»i «dönen»e çevirirdim. Dönüşmek daha çok «tahavvül etmek» karşılığı kullanılıyor. Dönmek fiilinin bir anlamı da «Benzer hal almak, gibi olmak, benzemek»tir. Arap saçına döndü deriz; Tecrübe tahtasına dönmeyelim, deriz...
Cümledeki hem... hem...leri çoğu insan virgülsüz kullanır. İmla kılavuzlarında bir işaret yoktur. Ama ben ilk işim olan radyoda konuşma metinlerinde, duraklamaları belirtmek için çokça virgül kullanırım. Nitekim bana kalsa, söylerken duraklanacak yerlere gene virgülümü koyarak, «Yol haritası yılan hikâyesine dönen PKK lideri, hem suçladı, hem tehdit etti» diye yazarım.
Sonra da durup düşünürüm: çok mu oldu, diye? Teke indirirsem ilk virgülden vazgeçmeyi yeğlerim.
Size bir şey diyeyim mi?
Noktalama işaretleri konusunda yazarı biraz da serbest bırakmak gerekir. Konulan her kural mutlaka uygulanacak diye kasılmak da gerekmez.