Siz «Neşeli Hayat»ı alkışlaya durun. Bakın ben Yılmaz Erdoğan'dan ne bekliyorum

Yılmaz Erdoğan'ın yeni filmi Neşeli Hayat'a dair yazılanları satır satır okumasanız da, sinema yazarlarının filmi pek beğendiklerini haber ve yazı başlıklarından, resim altyazılarından anlıyorsunuz.

Yılmaz Erdoğan’ın yeni filmi Neşeli Hayat’a dair yazılanları satır satır okumasanız da, sinema yazarlarının filmi pek beğendiklerini haber ve yazı başlıklarından, resim altyazılarından anlıyorsunuz.
Bu sonuncunun Yılmaz Erdoğan’ın en başarılı filmi olduğu ortak hükmüne adeta filmi seyretmeden varılmıştı.
Çarşamba günü, hastalanacağımdan habersiz TİM sinemalarında Neşeli Hayat’ı seyretmeye gittim. Dinlenme arasında, çevremdekilerle filmi konuşmaktan da geri kalmadım. Yılmaz ve Mustafa Erdoğan kardeşlere beğenen ve seven gözlerle baktıkları besbelliydi. Filmin seyrettiğimiz kadarını birlikte değerlendirelim istedim. Yılmaz’ı ve seyretmekte oldukları filmi eleştirmeye kayık yanaştırmadılar. İletişimde  basın-yayının giderek artan etkisini dikkate almamakla hata işliyoruz galiba.
Dikkatimi çeken bir nokta daha var. Kamuoyu Yılmaz Erdoğan’ı sahiden sahiplenmiş. Hak edilmiş bir mükâfattır. Hem de iki taraflı: Yılmaz’ı da, onu benimseyenleri de değerlendiren, taçlandıran bir buluşma. Kültür ve sanat dünyamızda bir aşama. Önemli bir aşamadır, çünkü değer bilmezlik, bilemezlik belki de, başlıca millî kusurlarımızdan biri. Doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, haklı ile haksızı, iyi ile kötüyü birbirine karıştırmamızın başlıbaşına bir sebebi, diye düşünür, dertlenirim.
*
Şimdi Yılmaz adına sevinmek biraz benim de hakkım, dedikten sonra, gelelim Neşeli Hayat’a.
Doğrusu, ben sıkıldım filmi seyrederken. Yazarın ve yönetmenin, yani Yılmaz Erdoğan’ın bizi nelerle ve nasıl etkilemek istediği fazla belliydi. Allah için iyi oyuncular var kadroda, mesleklerinin deyişiyle birbirinden başarılı, seyrine doyum olmaz kompozisyon rolleri de çok başarılıydı.
Yılmaz’ı, çarşamba akşamı sinemadan dönerken üşütüp ateşlendiğim için katılamadığım Günlerin Getirdiği programında Mirgün’le konuşurken dinledim (NTV). Filmden, basının ve seyircinin hüsnü kabulünden haklı olarak hoşnut ve mutluydu.
Alan razı, satan razı olduğuna göre, sana da köşende susup oturmak düşer, diyebilirsiniz.
Farklı düşünüyoruz. Ben oyuncu, sahneye koyucu, film yönetmeni Yılmaz Erdoğan’dan önce ve daha çok, onun yazar yanıyla ilgiliyim. Hikâye anlatmanın, bizi bize anlatmanın, benim gözümde önemli bir ustasıdır.
Bu defa neyi, nasıl anlatmak istediğine dair bazı açıklamalarda bulundu, Mirgün Cabas’ın suallerini cevaplandırırken. Bana söyledikleri pek aydınlık gelmedi, belki de aklım ermedi, anlayamadım. Filmi beğenen seyircilerinden çoğunun anladığını da sanmıyorum.
Büyük sinema yönetmenlerinden biri, filmlerinden birinde şunu şunu yapmıştı ya! Ben de o görüş açısını şu farklı yanından ele alarak, filanca değil ama falanca anlamda yeniden işlemek istedim... diye başlayan açıklamaların derinliğine varamayan bir seyirciyim ben de. Yılmaz Erdoğan’ın mesela bu son filminde bizlere ne demek istediğini anlamakta zorlandığımı söylemek istedim.
Bu kopukluğun sebebi pekâlâ, benim işin inceliklerine akıl erdiremeyişim olabilir. Buna rağmen ne dediğini anlamakta ısrar edişimi haklı olarak yadırgayan da çıkabilir. Israrımın bir sebebi var.
Ben Türk sinemasından, bu arada Yılmaz Erdoğan’dan tablo tasvirini aşan eserler bekliyorum. Anlatmaya çalışayım.
*
Bakın, Mahmut Makal adlı, köy öğretmeni bir köylü yazarımız vardı bizim. 1994 tarihli bir ansiklopediye baktım, Mahmut Makal diye bir madde yoktu. 1986 tarihli Büyük Larousse’tan, ona dair biraz bilgi aktarayım size.
«1930’da Niğde Aksaray’ının Demirci köyünde doğdu. İvriz Köy Enstitüsü’nü bitirdi (1947). Altı yıl köy öğretmenliği yaptıktan sonra, Ankara’da pedagoji okudu. İllköğretim müfettişi olarak çalıştı. 1967’de görevden uzaklaştırıldı. Danıştay kararıyla öğretmenliğe dönebildi. Venedik Üniversitesinde Türk dili ve edebiyatı dersleri verdi. 1976’da emekli oldu.
«Doğduğu ve öğretmenlik yaptığı köylerdeki gözlemlerini Varlık dergisinde yazmaya başladı. Sonra bunları Bizim Köy adlı kitabında topladı (1950). Köy ve köylünün meselelerini, acımasız hayat şartlarını, gerçekçi izlenimlerini yalın bir dille sergilediği bu küçük kitap büyük ilgi gördü, yankılar uyandırdı. Yazarın tutuklanması, sonra aklanması, Cumhuriyet gazetesince İstanbul’da misafir edilmesi, onun kaleminden çıkmış gerçeklerin, 1950 yılında seçim öncesi iktidara yöneltilen eleştiriler arasında yer alması kitabın ününü artırdı.» (Daha sonra bildiğim 18 kitabı daha yayımlandı Mahmut Makal’ın. Son yıllarda ondan söz edildiğini pek hatırlamıyorum.)
Bu Mahmut Makal bize, köy gerçeğimizi anlatarak, gözümüzü ve ufkumuzu açan adamdır.
*
Çok farklı bir anlamda ve nitelikte de olsa, ben Yılmaz Erdoğan’dan Bizim Köy’e benzer, sarsıp uyandırıcı, gerçeği görmezden gelme lüksümüzün tozunu attıracak, el yakar cinsten bir kitap beklerim, desem... Bu dediğime sizin karşılığınız ne olur diye doğrusu merak da ederim.
Türkün Aklı diye, bu dediğime benzer bir kitabı var edebilme hayaliyle yaşamış, «eli kalem tutarlar»dan biriyim ben. Kendinden artık ümidi kalmamış, gözü bu özlemle kendinden sonra gelenler üzerinde gezinen bir yaşlı adam.
Yılmaz çok iyi bir anlatıcı. Canlı tablolar çizmeyi geride bırakıp da, hiç değilse Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum’da yaptığına benzer, ama sıradan (ve daha çok beşerî) meselelere odaklanarak, gelmiş geçmiş üzücü hadiseler üzerinde doğru dürüst durarak da değil; bizi artık sahiden biz yapacak, göğsümüzü gere gere «Evet efendim biz işte buyuz!» diyebilmemize yardım edecek, benim nedense herkesten çok ondan beklediğim kitabı yazdığı zamandır ki, asıl Yılmaz ufkumuzda gerçek boyuyla görünmüş olacak.
Huyum kurusun be Yılmaz Cânım! Sevip beğendiklerimden hep daha fazlasını beklemek ve istemek gibi kötünün kötüsü bir huyum var ki sorma gitsin!
Senden ne beklediğim zihnimde galiba, son filmini seyrederken şekillendi. Daha önce bu kadarını, böyle düşünmemiştim.