Size tatilden üç kısa portre

Yaz tatiline iki yolculuğu da sığdırdım. Kardeşim Işıl, teyzekızım Aysel ve eşi emekli albay Nazmi Eğdirici, dört kişi bir arabaya sığıyoruz.

Yaz tatiline iki yolculuğu da sığdırdım. Kardeşim Işıl, teyzekızım Aysel ve eşi emekli albay Nazmi Eğdirici, dört kişi bir arabaya sığıyoruz.
Nerede olduğumuzu da söyleyeyim. Kınalı köprüsünden Edirne’ye sapmadan yola devam ederseniz Gümüşyaka’ya ulaşırsınız. Denize 20 metre mesafe de olsa önümüz açık, doğrudan kumsala iniyoruz. Gece karanlığında deniz insana, bir kıyı sitesinde değil Dünya adlı kürede yaşadığını daha çok hissettiriyor.
İki kere Silivri’ye, bir gün de Edirne’ye gittik. İki yerleşimin ortak meselesi, cadde ve sokakların darlığı ve yetersizliği, bir de otopark sıkıntısı; tek kelimeyle, İstanbul’unki gibi trafik derdi.
Selimiye Camii’ne uğramadan olmaz. Arasta’da bütün dükkânlar aynı şeyleri satıyor, diyebilirim. Daha çok Trakya Üniversitesi’nin Sultan İkinci Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi’nde oyalandık. Ben kısa adıyla Bayezid II Darüşşifası demeyi tercih ederim. Müzikle akıl hastalıkları tedavisine dair resimler, mankenli temsilî sahneler, Edirne’ye gittiyseniz görmeden geçilecek gibi değildir.
Alipaşa Çarşısı’na kadar uzanıp, Ciğerci Niyazi Usta’nın sofrasına oturmayı da ihmal etmedik. Rastgele binalar arasında sıkışıp kalmış, eski ve çok güzel evler, konaklar var Edirne’de. En sağlam kalmış örnektir diye bildiğim tarihî Cihannüma’lı binanın yerini gene öğrenemedim.
Nerede olursanız olun, mutlaka gittiğiniz bir yer de alışveriş merkezleri oluyor. Edirne’de ve Silivri’de de çeşidi var. Bize yakın ama yol üzerindeki Maxi adlı olanına sık sık uğradık.
Torunlara bu tatilden getirdiğim üç insan portresi oldu: l Darüşşifa’da bizi ağırlayan Nehir Ağırseven adlı güzel genç kız. Üniversitede İngilizce okutmanı. Dört dörtlük bir ev sahibesiydi.  l Ciğerci Niyazi Usta’nın oğlu Samet Yavuz, ki babasının işini en âlâsından sürdüreceği şimdiden belli. l Maxi’deki Mado’da çalışan ve bir önceki paket dondurmanın erimesini önleyemedi, deyince bana derhal dükkân dışına çıkmamı tavsiye eden huysuz kız Sibel Göktür.
Nerede olursak olalım, işimiz her şeyden önce ve fazla insanlarla.

Kendi gözleriyle görsünler!
Yaz aylarında insanların te-levizyona ayıracak daha çok vakti olurmuş gibi gelse de, öyle olmuyor galiba.
Program  yetersizliğinden Fatih Altaylı’nın Teke Tek’ini bile seyrettim. Cübbeli Ahmet Hoca’yı tanıtmaya çalışıyordu. Çalışmaya da gerek yok. Adam kendiliğinden ve Bir dokun bin âh dinle kâse-i fağfurdan makâmınca konuşuyor zaten.
Saatler sürdü, sıkıldım. Adam ilkokul mezunu. Din hocasına gitmiş. Ortaokulu dışarıdan bitirmiş. Varlıklı birinin oğluymuş. Hani Malta’da skiye de binen, Marmara depreminin sebebi mahallin ve kişilerin günahkârlığıdır, diyen sakallı bu.
Sakallı hoca, Fatih’e cevap vermekten çok, zahir yıllardır söyleyegeldiklerini tekrarlayarak zamanını keyfince değerlendirdi. Ağzı, çenesine bereket bayağı laf yapıyor.
Müritlerinin artmasını da göze alarak, bu tür cemaat liderlerini canlı halleriyle millete tanıtmakta bence fayda var. Bırakın, aklı başında olanlar da görsün bu adamların ne idüğünü.
Tarif ile anlatmaya çalışmaktan yeğdir. 

Dil Yâresi
Sayıları az da olsa, tatil ertesi sizi masanızda birikmiş okur mektupları bekliyor.
* İsim vermeden, o bunu hep yapıyor diyerek eleştirdiği Radikal yazarından şu cümleyi not etmiş okurum Fahrettin Sarı: «İslam burjuvazisi mevzusu ve ardından imam hatiplilerin katsayı meselesi...»
Soruyor: Mevzusu denmesinden eminim benim gibi pek çok okur rahatsız olmaktadır. Bu eski kelime kullanıp kullanmamakla ilgili bir mesele de değil. Bu ihtiyaç «konusu» diyerek giderilemez mi acaba? (Radikal, 23 temmuz)
– Uzatmaya hiç gerek yok Fahrettin Bey, sizinle aynı fikirdeyim.
* Nazmiye Songül’ün eleştirisi İsmet Berkan’ın «Devlet Bahçeli böyle insanlardan bir tanesi...» ifadesi (Radikal, 28 temmuz).
Soruyor: Siz de kaç kere yazdınız, insan taneyle sayılmaz, diye... Bu Türkçemizin bir kuralı mıdır, yoksa bir görgü, nezaket kuralı mı?
– Bence ikisi de! Sözlükler tane kelimesinin anlam tariflerinde mesela «...şeyler için; ...bazı bitkilerin tohumlarından her biri; ...küçük ve yuvarlak cisim» diyerek, kelimenin insanlarla ilişkilendirilemeyeceğini belirtmeye çalışır.
Protokol açısından ayıbını, Tansu Çiller’in «1100 tane askerimizi Bosna-Hersek’e gönderiyoruz» demesine öfkelenerek Şiar Yalçın vaktiyle pek güzel ifade etmişti. Siz de bilin diye aktarıyorum:
«Mısır tanesini, üzüm tanesini, zeytin tanesini ve tespih tanesini işitmiştik, ama asker ve insan tanesini bugüne kadar işitmemiştik. (...) İnsan hiçbir zaman ve hiçbir dilde tane ile gösterilmez, belirtilmez. (Mesela İngilizce 1100 pieces of troops veya Fransızca 1100 morceaux [veya pièces] de    soldats denmez. Yüz bekçi, cinq cents parachutistes, two thousand policeman, denir. İnsanın bırakın canlısına, ölüsüne bile beş tane ceset denmez, hürmeten beş ceset denir.»
– Benim bu konuya eklemek istediğim benzer bir hata daha var. Gene bizim gazeteden Cengiz Çandar, «...yüce dağ dorukları birbiri ardına Hakkâri’ye doğru gidiyorlar, sağ çaprazında Bitlis’in Hizan’ının yönünü gösteriyorlar...» diyordu. Biraz ileride şu cümle: «Geri kalmışlık ve ulaşım imkânsızlığı gibi kavramlar ile bu tür zenginlikler tuhaf bir paradoks ortaya koyuyorlar.» (Radikal, 31 temmuz).
Buradaki protokol hatası da bir tür saygı gayretkeşliğidir. Faruk Nafiz Çamlıbel hocamın bir uyarısını kimbilir kaçıncı defa tekrarlayacağım? «Köye yaklaşmıştık. Köpekler havlıyorlardı. Dalgalar sahili dövüyorlardı» denmez. Fail insan değilse, fiilin tekil olarak çekilmesi gerekir.
*
Bunları tekrarlamaktan utanmalı mıyım, yoksa bir faydası olmuyor diye vaz mı geçmeliyim, doğrusunu isterseniz bir karara varamıyorum.