«Sizin zamanınızda da Sevgililer Günü kutlanır mıydı?» sualinin dürüst cevabı

Bana da sordular. Hâlâ göz önünde olanlar arasında en yaşlı neslin temsilcisi olarak sordular herhalde:</br>&#8211; Sizin zamanınızda da sevgililer günü var mıydı, kutlanır mıydı, diye.

Bana da sordular. Hâlâ göz önünde olanlar arasında en yaşlı neslin temsilcisi olarak sordular herhalde:
– Sizin zamanınızda da sevgililer günü var mıydı, kutlanır mıydı, diye.
– Böyle bir günden söz edildiğini hatırlamıyorum, dedim önce.
Onlar da hatırladı:
– Öğle ya! Bu günü, Türkiye'de hepimize Hıncal Uluç anlattı demiyorlar mı?
– O flörtü filan da bilir, dedim; yaşça benden çok genç zaten.
Söylemek istemediğimi de ekleyip, lafı tamamladım:
– Gençliğinde de flörtleri, hatta bugünkü anlamıyla kız arkadaşı olmuş biri değilim ben.
Anlayışla gülümsemek mi, yoksa biraz üzüldüğünü belli etmek mi daha doğru olur tereddü bir an sürüyor. Sual, ilk soranın içinden geldi; saf, tertemiz, çocuksu:
– Hiç mi flörtünüz olmadı Hakkı Bey?
Bunun şaşılacak, acınacak bir hal olduğunu anlamıyor değilim. Nedir ki, yaşıtlarım bu bahse girmekten nedense hiç hoşlanmazlar.
– Flört diye bir laf da yoktu o zaman çocuklar, dedim. Bu konularda benim kadar beceriksiz birine, olmayan bir kavramın uygulaması hakkında sual soruyorsunuz.
Onların tıkandığını görünce, biraz daha söylemek, duruma bir açıklık getirmek istedim.
– Daha bir gelişmiş, çocukları, gençleri bizden daha bilgili, varlıklı semtlerde ne olup bittiğini bilmem. Şehzadebaşı'nda, Gedikpaşa'da, Feneryolu'nda, Kızıltoprak'ta, Beşiktaş-Ortaköy ve Arnavutköy gibi semtlerde, «çıktığı oğlan» veya «kız» denirdi, ama flört lafının edildiğini hatırlamıyorum.
*
Çıkmak'tı, konuşmak'tı o zamanki terimler.
Tramvay durağında, etrafa belli etmeden bir kıza mektup vermeğe cesaret eden, işi daha ileri götürüp, birinci mevkide onun biletini ödemeyi de göze alabilenlerden, benim bir yakın arkadaşım yok muydu?
Vardı bir arkadaşım. Hem de gözü çok kara bir genç adam. Neşeli, canlı, çok da sevimli. Benim çekingenliğimle, beceriksizliğimle canımı yakacak kadar alay ederdi. Vardı... Hâlâ var olsaydı, gözünün yaşına bakmadan anlatabileceğim hikâyeleri çoktur.
Ama onunkiler de çocuksu maceralardı. Aşırı masumiyetine rağmen beni hayretlere, dehşetlere düşüren sevimli aşk hikâyecikleri.
Gözünüzde canlansın diye, benim cesaret bile edemediğim hafta sonu maceralarına dair kısa bilgiler vereyim size.
Konuya bütçeden girelim isterseniz. Sinema bileti 66 kuruş. Karaköy aktarmalı tramvay 6'şardan, gidiş dönüş 12 kuruş ederdi. Kişi başına 50 kuruş da bir gazoz ile pasta için gerekebilir. Yani cebinizde iki buçuk lira olacak ki, bir kıza sinemaya gitmeyi teklif edebilesiniz.
Bilir misiniz ki, her hafta bulunabilir bir para değildi bu. Lise öğrencisinin sefertasına biraz yemek ve cebine de yol parası olarak beş, on kuruş konulurdu. (3 kuruş 10 paraydı, ikinci mevki bileti.)
*
Oğlanlar için kolay iş değildi, hafta sonu bir sinema ayarı yapmak. Kızlar için de, bu teklife evet demek, başlı başına bir cesaret, bir cüret işiydi.
Hepsinin hemen her semtte o kadar çok akrabası ve tanıdığı vardı ki... Kızlardan bahsediyorum. Şimdi gözünüze pek büyük görünen İstanbul'un semtlerine halalar, teyzeler, yengeler, amcalar, dayılar, enişteler adeta, aman semtlerden biri gözcüsüz kalmasın diye serpiştirilmişti sanki...
Ee, müziç akrabaların bulunmadığı bir yerlere gitseler ya! Mesela Beşiktaş-Ortaköy arasında, alabildiğine geniş, tenha, dünya güzeli ormanları, çiçekli tepecikleri, büyük havuzlarıyla bir cennet bahçesini andıran Yıldız Parkı var.
– Parkta belki akrabalara rastlamazsınız. Buna karşılık fevkalâde «merakî» park bekçileri her daim görev başındadır. İki cinsten iki insan arasında el ele tutuşma fiili, orada nasıl büyük bir kabahattir, tasavvur edemezsiniz!
Bir boğaz vapuruna attınız kendinizi diyelim. Sakın elinizdeki çikolatanın bir ucunu, ısırsın diye kız arkadaşınızın ağzına yaklaştırmayın. Birkaç kişi birden fırlayacaktır yerinden:
– Yeter artık! Siz, çoluk çocuk demeden ahlaksızlığı iyice ele aldınız. Haydi bakayım, çekin gidin buradan! Yoksa ilk iskelede ikinizi de vapurdan attırır, direnirseniz ben de iner sizi elimle polise teslim ederim.
Düşman bir çevrenin, sizi azarlayan, tehdit eden o öfkeli «büyüğü» desteklediğini hemen hissedersiniz.
Gelibolulu Âli Mustafa Efendi'nin ifadesiyle, Bir dokun bin âh dinle kâse-i fağfûrdan mısraına getirdik mi lâfı?
Bu âh, bir acının, bir pişmanlığın, bir özlemin, bir ümitsizliğin veya bir hayranlığın ifadesi değil. Hayır! Belki yersiz ve haksız bir sualin hak ettiği cevaptır.
– Sizin zamanınızda da Sevgililer Günü kutlanır mıydı?
Sizin, bugün benimsediğiniz anlamda sevgililerimiz yoktu ki, günlerini kutlayalım.
Ben, bir yıl sonra evleneceğim sınıf arkadaşım genç kızı, akşamları Sirkeci Garı'ndan saat 17.00'de kalkan Yeşilköy trenine yetiştirmek zorundaydım. Onun da herhangi bir akşam arkadaşlarıyla Taksim'deki bir barda buluşmaya gittiğini hiç sanmıyorum.
Sevgi, başkalarından gizlemeniz gereken bir duyguydu. Gizlediğiniz şeyin kutlaması olur mu?
Şimdi bakın kutluyorsunuz. Ne de güzel oluyor. Kıymetini de bilin bari!