Sofrada kadının kanını kurutan erkekler. Ve Nişantaşı'nda bir güzel lokanta

Erkeklerin dile getirmekte zorlandığı bir dertleri vardır. Çok eski bir dert; öyle nesilden nesle değişir cinsten değil, devam edegidiyor.

Erkeklerin dile getirmekte zorlandığı bir dertleri vardır. Çok eski bir dert; öyle nesilden nesle değişir cinsten değil, devam edegidiyor.
Evin mutfağından pek memnun değillerdir. Biraz da anaları şımarttığı için, evlendiklerinde kadınlarını bu yüzden, çoğu zaman da istemeyerek üzer, sonra da pişman olurlar.
Bunun, sırf erkeklikten ileri gelme bir kusur olduğunu da sanmayın lütfen. Hemcinslerimi o kadar da harcamak ve suçlamak istemem elbette.
Ben, bazen azalıp çoğalsa da ortalama sayımla 12 nüfuslu bir ailede büyüdüm. Tanıdık üç dört nüfuslu -günümüzün deyişiyle- çekirdek bir aileyi de hemen hiç hatırlamıyorum. Demek yoktu o zaman. Aileler kalabalıktı.
Kışın nispeten azalırdı evin nüfusu, ama yaz tatilinde mutlaka biraz çoğalırdık. Mevsimler dışı geçici artışlar da olurdu. Bir örnek vereyim, ne demek istediğime.
Halamkızı Semiha Ablam (kısa adıyla bizim sevgili Semuş’umuz, ikinci kızı Özcan’ın doğumu yaklaşınca, «Ben dayımın yanında doğuracağım!» diye tutturmuş. Kim hayır diyebilir ki! Şemuş, ilk kızı Özgül ve annesi Üftade halam (Üçü de aramızda değil artık, nûr içinde yatsınlar!) kalkıp Bursa’ya geldiler. Babamın memuriyeti gereği oradaydık. Ben Nalbantoğlu İlkokulu’nda ikinci sınıf öğrencisiyim.
Çok heyecanlı bir hadiseydi benim için. Yıl 1936, ben 7 yaşındayım. Doğum evde yapılıyor. Bizim evde çocukların ortak ebesi halamdı. Yedi çocuğun da... Doğum yaklaşınca babamın mutfak ve banyodaki bütün muslukları niçin sonuna kadar açtığını sonradan öğrendim. Doğum sırasında Semuş, istemese de canı yandığı için çok bağıracakmış, babam da ona karşı tedbir alıyormuş. Ben de bu vesileyle, doğururken kadınların canının yandığını ve bu yüzden «Ayy!.. Ayy!..» diye avaz avaz bağırdıklarını öğrenmiş oldum.
Özcan, doğumundan sonra gördüğüm ilk çocuktur. Hayata dair bana çok şey öğreten halacağım, doğumdan hemen sonra, beni yukarı çağırıp, eve yeni gelen bebeği göstermeyi de ihmal etmedi.
Geçen Kurban Bayramı sabahı, kardeşim Işıl’ın evinde toplaştığımızda ailenin iki büyüğünden biri bendim. Öbürü de Özcan.
*
Dönelim, erkek milletinin sofra huysuzluğuna. Bizim evin anlatmaya çalıştığım düzeninde, mutfak da babaannem Şehime Hanım ile halamın hâkimiyeti altındaydı. Evin iki gelini, annem ile yengem mutfak hükümdarlarının huzuruna salavatla çıkarlardı; sebze doğramak, harç hazırlamak, salata yapmak ve bulaşık yıkamak için.
Babaannemin eli de Allah için çok lezzetliydi. Hâlâ onun yaptığı yüksük gibi sarılmış yaprak dolmasına hasretim. Yediğimiz daha çok halamın yemekleriydi. Kah-valtımızı bile sabır ve zevkle o hazırlardı. Kalorifer ne gezer, biz ekmek kızarttığımız mangala yakın otururduk. (Mangalda kızarmış ekmeğin tadı başkadır.)
Onlar yaşlanınca mutfağa anam el koydu. Etli ekmeği ile yoğurtlu mercimek çorbasını kimse ondan daha lezzetli yapamaz, diye bir iddiam var. Bence Samiş mutfağının asıl özelliği buzdolabındaki minik tencerelerdi. Haber vermeden gittiğiniz zaman bile size bu sayede çeşit çeşit yemekler teklif edebilirdi.
Fevkalade günlerde devreye, esaslı bir ahçı olan amcam Nurettin Bey girerdi. Doğrusu en çok onun yemeklerini severdim ben. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’nın ünlü Lezzet Lokantası’nın sahibiydi amcam. Babaannemin babası da Adapazarı’nın en büyük lokantasının (Osmanlı döneminden söz ediyorum) sahibiymiş. Bizim evin mutfağında o tesir de devam ederdi.
*
Ben evlendim. 24 yaşındaydım. Gülseren Hanım’ın annesinin mutfağı farklıydı. Daha bir «evropaî». Hayır, araya laf sokuşturmuyorum. Kadriş anne, eti pişirirken mesela şarap kullanmayı da biliyordu. İstanbul’un Osmanlı mutfağı kadar, üvey annesi olan İsviçreli madamdan da öğrendikleri vardı.
Babaannem ile halamdan ve annemin yemeklerinden sonra, Kadriye Cankat’ın mutfağıyla da dost olduk. Bu arada Lülüş’ün dadısı Madam Androniki de vardı mutfakta. Ve onun sayesinde Rum ve Bizans mutfağından esintiler. Ve kayınbabam için Çerkez yemekleri. Özellikle sıcak çerkez tavuğu.
Sonunda Lülüş ve çocuklarla baş başa kaldık. Doğrusu mutfakta zaman geçirmeyi pek sevmezdi Lülüş. Oysa eli lezzetliydi. Ben, sofrada evin kadınının kanını kurutabilen bir mendebur.
Derken Çatalca’daki çiftlikte mutfağın hâkimi değişti. Emmikızım Çinçin Bacı, emekliliğini isteyip benimle oturmaya geldi Çatalca’ya. On bir yıl da oturdu. Eh onun sofrası da bir başkaydı. Asla lezzetsiz değil, ama farklı.
Kaç ahçı etti, söyler misiniz? Ben sekiz saydım. Oysa evin hanımı yemek pişirmeyi anasından öğrenir ve ömür boyu, bir tarihten sonra kendi pişirdiği aynı yemekleri yer. Erkek öyle mi? Ben aileden sekiz ahçı saydım size. Lülüş’ü kaybedeli yemeğimi pişirenleri de ekleyin, bir ömür eder size on iki ahçı.
Allahın garibi erkekte siz söyleyin damak ve mide kalır mı?
*
Bu eskimiş şikâyetler nereden aklıma geldi? Bu hafta bir akşam yolum düştü, Nişantaşı’nda bir lokantaya gittim. Güzelbahçe Sokak 10 numaralı Bahar Apartmanı’nın giriş katında. Adı bana göre zor: N’Lounge Cafe Pub. Çıkarken telefon numaralarını da sordum, çünkü iki üç arkadaşınızla gidebileceğiniz pek sevimli ve sakin bir yer. 212 241 68 06.
Hakkı Efendi de tanıtıma başladı sanmayın. «Cemmigafir» gitmeye kalkarsanız zaten sığamazsınız.
Yedi sekiz masadan ibaret bir salon, oda hatta. Belli ki içeride iyi ahçı var, siz benden alın bu haberi. Epeydir mönülerde görmediğim bir yemeği bile isteyebildim.
Sahibi Perran Loras Hanım’ı da bu vesileyle tanıdım. Kırk yıllık bir dostum kadar tanıdık ve yakındı.
Merkezî semtlerde, aile mutfağını hatırlatır lokantalara duyduğum hasreti ömür boyu dile getirdim. Bir de -hiç değilse- yaşlı çiftlerin evlerine yemek getirtebilecekleri masasız lokantaları.
Ki kan kurutma saygısızlığından kurtulabilelim.