Son deprem ve Kürt meselesi

Atışmaya dönüşen tartışmalar kalabalığında kaybolmak istemiyorsanız, gelin biz de bugün kendi aramızda konuşup halleşelim.

Atışmaya dönüşen tartışmalar kalabalığında kaybolmak istemiyorsanız, gelin biz de bugün kendi aramızda konuşup halleşelim.
Lafa yekûn tutmayı bilmeyenler, bırakın rastladıkları yüksekçe her taşın üstüne çıkıp, hemen de lafızdan ibaret konuşmalarına devam etsinler. Alışkanlıkları bu: alkışlanmadan veya yuhalanmadan rahat edemiyorlar zahir.
Önümüzdeki pazartesi günü ağustosun 17’sinde, Marmara depreminin onuncu yıldönümünü idrak edeceğiz. Taraf gazetesi dün bütün bir sayfasını bu konuya ayırmıştı. Eylem Düzyol iyi çalışmış, sayesinde çok şey öğrendim, ki burada ancak özetleyebilirim.
Şu rapor özetiyle başlayalım. Depremden bu yana 2 123 hastanenin 55’i, 5 022 okulun 276’sı, 1 082 kamu binasının 764’ü onarı-la-bil-miş!
Mühendisler Odası Başkanı Serdar Harp, «Çıkarılan Yapı Denetim Kanunu güdük kaldı. Deprem Şûrası kararları uygulanmadı, diyor. Vurdumduymazlığın son kertesindeyiz. Türkiye’deki bütün binaların depreme dayanır duruma getirilmesi için 15 milyon dolarlık bir bütçeye ihtiyacımız var.»
Bence yetmez! Tek kusurumuz para değil çünkü. Çok daha büyük bir noksanımız var.
Serdar Harp devam ediyor. «Türkiye’nin konut stoku 15-16 milyon binadan oluşuyor. Bunların yüzde 40’ı ruhsatsız ve kaçak. İçinde oturulmakta olanların yüzde 67’sinin iskân izni yok.  Bina stokunun yüzde 30’unun güçlendirilmesi, yüzde 50’sinin de yenilenmesi gerekiyor. Siyasî erk, sosyal devlet anlayışıyla vatandaşa uzun vâdeli kredi imkânı sağlamalı.
Alınması zorunlu diğer önlemleri de sayıyor. Herhalde hiç ümit beslemeden.
Biliminsanlarıyla da konuşulmuş. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde İstanbul ve yakın çevresinde, 7’nin üstü şiddetlerde beklenen depremlere dair derlenmiş bilgiler de var.
*
Sözü ister istemez, inşaatçılıktan daha iyi bildiğim bir alana getireceğim.
Hayli zamandır pek kullanmadığımız, adeta unuttuğumuz bir kelime var, bir kavram: BASİRET. Arapça «görmek» anlamındaki başar kökünden türemiş bir kelime.
Ayverdi Sözlüğü, insanın en değerli niteliklerinden birini ifade eden, bu söylemesi de çok âhenkli kelimeyi («i» sesini «î» diye uzatarak telaffuz edilir) şöyle tarif ediyor: «1. Kalp gözüyle görme, kalp gözüyle görerek bir şeyin gerçeğini kavrama, anlama, idrak etme. (Kâtip Çelebi, «Hakikatleri anlamak hususunda basiretimizi açtığı ve onları anlattığı için Allah Sübhânehû ve Taâlâ’ya hamdolsun!» diyor). 2. Doğru ve ölçülü bir görüşün verdiği uyanıklık, ileriyi görme.»
Basiret’i «ruhun gözüdür», diye tarif eden de var.
*
Bu ölçütte, Kürt meselesi konusunda takındığımız yaygın tavrı iyi ifade eden deyim de Basireti  bağlanmak’tır. «Davranıp yapılması gereken şeyi yapamamak, gaflete düşmek» diye tarif edilir.

Gazeteci, gazeteci olun der mi?

Bazı işler var ki, yüzünü görmediğiniz, sesini işitmediğiniz ve belki de hiç görmeyeceğiniz, işitmeyeceğiniz insanlarla alışverişte bulunmanızı gerektirir. Hastasını görmeyen hekim, sipariş sahibiyle konuşmayan bir mimar, öğrencileriyle hemhal olmayan öğretmen olur mu?
Bir de öyleleri var ki, sayesinde yaşadığı kalabalıklarla yüzyüze gelmesi, görüşüp konuşması, hele hepsini tanıması mümkün değildir. Ben buna birey ile kitleler arası alışveriş diyorum.
Yazarlar, siyasetçiler, sanatçılar, sporcular bu ikinci sınıfa girer. Çok daha mutevazı ölçekte gazeteciler de öyledir.
Gülfem mesela! Hoşuna gitmeyebilir diye soyadını yazmıyorum. Meslek seçme yaşındaymış, demek ki benim torunlar takımından. Kısa ifadesiyle gazete yazarı olmak istiyor. Bana, «Eğer küstahlık olarak algılamazsanız kaleminizi çok beğeniyorum» diyecek kadar da zarif. Sekiz satırda kendini ve isteğini iyi ifade etmiş.
Ben, iş alanını seçme yaşındaki gençlere gazeteciliği de tavsiye edegelmiş gazetecilerden biri değilim. Gülfem, buna rağmen iki laf etmek istersen, sen asistanım Melek’le bir konuş. Bu konuda tecrübesi vardır, önce ikiniz bir anlaşın bakalım.
Yanaklarından öperim.

Dil Yâresi

Türkçe dostlarından (Arda Sengel)
* (Ağabey hitabıyla başlayan bir mektup. Çünkü Arda da benim gibi Kabataş mezunu; ama ben 1947, o 2005 mezunuyuz. Aramızda 60 yıla yakın bir yaş farkı var. Ama olsun! Dede-torun da olsalar aynı lisenin öğrencileri arasındaki daima ağabey-kardeş ilişkisidir.) Der ki:
Henry Murger’in La Bohem kitabını okudum. (Çev. Turhan Göker. 1960. Güven Yay.) Kitabın 43. sayfasından bir bölüm aktarıyorum:
«– Gazeteyi alıp bir makale okuyorum. Fikirlerime uymayan bir sürü uydurmasyon...
«Moutor Baba haykırdı.
«– Evet... Bir sürü uydurmasyon... Bütün gazeteciler de haydut.»
«Uydurmasyon kelimesi beni rahatsız etti. 1960’da basılmış bir eserde görünce yadırgadım. TDK’nın internet sözlüğünde uydurmasyon’un anlamı ve bir örnek cümle de var: <Emine ona hiç manası olmayan uydurmasyon bir dille takıldı.> Sizce bu kelime anlamıyla mı, yoksa biçimiyle mi uyduruk?»
*
– Ayrı ayrı beş sözlüğe baktım, uydurmasyon kelimesi hepsinde var. Bu demektir ki, evet Fransızca’nın      -tion sonekine benzetilerek «uydurulmuş». Sözlüklerden biri, Osman Cemal Kaygılı’nın romanından alınmış bir örnek cümle de vermiş: «Emine ona hiç anlamı olmayan uydurmasyon bir dille takıldı» diyor.
Anlam tarifini mevcudun en yenisi olan Ayverdi Sözlüğü’nden alıyorum:
«UYDURMASYON. 1. is. argo. Uydurulmuş şey, yalan, kıtır, atmasyon. 2. sıf. Uydurulmuş, uydurma.     3. Derme çatma, eften püften.»
Bu durumun anlamı özetle şudur: Fransızcaya benzetilerek yapılmış bu kelime (Artık beğensek de beğenmesek de benim Arda kardeşim!) dilimizin argosunda kendine bir yer edinmiş, demektir.