Sorumlulara tam not zamanıdır

Dünkü arşiv kesiklerimizin (Kupür de derdik ya) dökümü önümde. Ekonomik kriz ertesi sanayi üretimimizde ilk defa artış görülmesinden öte iç acıcı bir haber hak getire!

Dünkü arşiv kesiklerimizin (Kupür de derdik ya) dökümü önümde. Ekonomik kriz ertesi sanayi üretimimizde ilk defa artış görülmesinden öte iç acıcı bir haber hak getire!
Her şeyi unutturan etkileyici haber Tokat’ta yedi evladımızın daha pusuya düşürülüp şehit edilmiş olmasıydı.
Başbakan’ın Beyaz Saray ziyareti birçoğumuzu heyecanlandırıp gururlandırsa da, gerçek o kadar renkli değil. Biz oralarda İran derken, Tahran ses veriyor: Herkes kendi işine baksın! Murat Yetkin soruyordu, gene Amerikan füzeleri mi, diye...
Kürt açılımının büyük laflara karnı tok. Oral Çalışlar «zora girdi» derken, Haluk Şahin üzüntüsünü «Bu kadar hazırlıksızlığı ben bile beklemiyordum» diye dile getiriyor. M. Ali Kışlalı endişe edenleri ferahlatmak için, parti kapatmaktan bu kadar da korkmayın, diye etrafa su serpiyor. Avni Özgürel’in muzip suali de dikkate değer:
– İyi saatte olsunların (Daha doğrusu o bize lafın aslını hatırlatmak için «iyi sıhhatte olsunlar» diyor) her kurumda var olan ayağının şu an faal olduğunu gösteren işaretten bol bir şey yok» diye bizi iyice ürküttükten sonra, benim de anlayabildiğim şu gerçeği dile getiriyor: «DTP hakkında kapatma davası iki sene bekledi. Anayasa Mahkemesi şimdi harekete geçti» diyor ve uyarıyor: «Medyaya bakın, herhalde Roj-TV, tv kanallarımızın akşam yayımları kadar PKK propagandası yapmıyor. Bütün bunların tamamı tesadüf müdür?»
Muhalefet partilerinden yana bakmayın nafile yere! Yengemin öfkeli horozu «Millet ayağa bir kez kalkarsa ortada ne hükûmet kalır, ne işbirlikçi lobiler, ne de Kandil şebekeleri!» diye haykırmaya çalışıyor. Ana muhalefetin yakışıklı ve sportmen Genel Başkanı geri kalacak değil ya! Son özdeyişini şöyle şekillendirmiş: «Bütün olanlara rağmen hiç yanlış yapılmamış gibi bu yola devam etmek, gaflet ve dalalet («farkına varamama ve sapkınlık» anlamında kelimeler) olmaktan hıyanet’e (yani hıyanet-i vatan’a, «vatan hainliğine») dönüşmektedir.», diyor.
Ne zaman oluyor bütün bunlar? Türkiye’nin kaderinde rolü ve sorumluluğu bulunanların, kafa kafaya verip, yaklaşan büyük tehlikeyi önlemek üzere harekete geçeceği sırada.

Yıldız’lı oyuna gelince...
Yaşlılığından hoşnud olana, yakın gelecek aslından daha az karanlık görünür. Ben ayrıca, yaşımın tadını çıkarmayı seviyorum.
Diyeceğim...
Hayli zaman var ki tiyatroya gidememiştim. Gidip, üstelik Yıldız Kenter hasretimi giderme imkânı bulunca, Allah biliyor ya heyecanlandım. Hadiseyi doğru değerlendirdiğini gördüğüm seyirciler arasında bulunmak da bir mutluluk sebebiydi. Oyunu bırakıp, dün, seyirci psikolojisinden söz etmek iyi geldi bana.
Unutmayın ben, Mardiros Mınakyan’a yetişemesem de (1837-1920), Naşit Özcan’ı (1884-1938) sahnede seyredebilmiş nesilden bir tiyatroseverim. İstanbul Şehir ve Ankara Devlet Tiyatroları mensubu oyuncularımızdan seyretmediğim de yoktur, demeye cesaret edebilirim.
– Seyrettiğin, tiyatromuzun üç büyüğünü söyle deseniz bana, duraksamadan cevap verebilirim: Naşit Özcan, Muhsin Ertuğrul, Yıldız Kenter.
Heyecanımın, mutluluğumun sebebini anlatabiliyor muyum? Ve bunu paylaşmaktan niçin bu kadar hazzettiğimi?.. Sıralamadaki üçüncü büyük, üstelik benim akranım, eski ve yakın arkadaşım, bütün oyunlarını seyrettiğim başımın tâcı Yıldız’ım, dostum Şükran Güngör’ün eşi, eski dostum Nihat Akçan’ın kızı, Kraliçe Lear’i de çevirmiş olan Leyla Kenter Tepedelen’in annesi...
*
Kraliçe Lear’in yazarı Kanadalı Eugene Sticklan da galadaydı. Oyun için tek kelimeyle «fantastik» diyor. Figen Yanık’a «Neredeyse Türkçe biliyor gibi oldum» da demiş (Sabah, 6 aralık).
Yaşlı oyuncu  Jane’in bir oyuna hazırlanırkenki meselelerini, tereddütlerini, kendisiyle çekişmelerini paylaşıyoruz. Ezberleme çalışmalarını metinden takip eden, gencecik bir de yardımcısı var; Sedef Şahin canlandırıyor. (Çok sevimli bir çocuk oyuncu neredeyse. Nasıl bir tecrübeyi yaşıyor, değil mi?)
Sahnede üçüncü kişi olarak bir de çellist hanım var. (Nöbetleşe yer alıyorlarmış. O akşamki Berin Varol muydu, Jülide Eke mi, öğrenemedim.) Çalmakla kalmıyor, Jane’i müthiş kolluyordu. Çünkü çellosuyla o, aslında gerçek varlıkları temsil etmiyor. Çalan, Jane’in bir tür alter ego’su. Nitekim oyun boyu didişiyor kahramanımızla.
Netice! Eugene Sticklan, sanatçısından olduğu kadar seyircisinden de çok şey bekleyen bir oyun yazmış. Günün seyirci alışkanlıklarını (şımarıklıklarını) hiç umursamadan. İlk defa şubatta sahnelenmiş bir oyun. Kanada’da ne oldu bilemem. Ama İstanbul’da, dedim ya Kraliçe Lear’i Yıldız Kenter oynuyor.