Şovsuz kampanya mı olur!

Televizyonlarda bildiğimiz tür sohbet programı kalmadı gibi bir şey. Bu alanın bilgelerinden bir dosta sordum.

Televizyonlarda bildiğimiz tür sohbet programı kalmadı gibi bir şey. Bu alanın bilgelerinden bir dosta sordum.
– İçinde şov bulunmayan sohbet programını bizim seyircimize dinletemezsin, dedi.
Çok ağır bir hükümdü bu. Ama inanır mısınız: «Olur mu öyle şey!», diyen biri de çıkmadı.
Hayatımızda ne değişti ki sohbet bile edemez, edeni dinleyemez hale geldik, demeye davranmıştım ki, lafı ağzıma tıkadılar:
– Televizyonda sohbet edilemez oldu, diyorsun. Başka yerde rastlıyor musun sohbet edene?
– Bırak sohbeti, umuma açık yerlerde müzik de dinlenemez oldu. Yemek müziğinin yerini bando müziği almak üzere...
– Rep adını verdikleri ve bu da müziktir demekte ısrar ettikleri yeni bir tarz gürültü ediyorlar.
– Tamam! Sualimi geri aldım.
Seçim kampanyalarındaki tutukluğun, renksizliğin, şaşkınlığın farkındasınız herhalde. Okuduklarıma göre, halkla iletişim uzmanları da kampanya sloganlarından, mitinglerden, hatiplerden hiç memnun değil.
Akşam gazetesi, başlıca liderleri -geçen seçimlerde olduğu gibi- ekranda bir araya getirmenin nafile gayreti içinde. Deniz Baykal'ın «Karşıma çıkamaz!» kışkırtmasına rağmen, Tayyip Erdoğan hiç oralı olmuyor.
Bir önceki seçimde, meydan mitinglerini, şarkıcılarla, dansçılarla, mesire kumanyalarıyla ucuz halk konserlerine benzetmeye çalışan Cem Uzan'ın, kimse inanmasa da, bu defa parası olmadığı söyleniyor.
Kısa ifadesiyle, siyasetçilerimizin bu seçim düzenledikleri programlar başarılı değil. Bir şenlik canlılığı yaratamadılar, bir bayram havası estiremediler. İbrahim Tatlıses'in Trakya ilçeleri kampanyasını anlatan haberleri okudum. Türkü, şarkı, yanak okşama, boyuna sarılma, yetmeyince okkalı küfür... I-ıh, olmuyor!
Şurada kaç gün kaldı? Bu seçim de böyle geçti, geçecek demektir! Ama bu böyle devam edemez! Siyasetçilerimizin televizyona daha alıcı gözle bakmaları, hemen her şeyi biraz sulandırarak GÖRSELLEŞTİREN bu sihirli kutudan daha çok faydalanmaları lazım. Bu yeni iletişim düzeninin, milletin, -ve seçmenin de- algılama yeteneğini, alışkanlıklarını yeniden yapılandırması gerçeğini, demek ki siyasetçi henüz yeterince anlayamadı.
İletişim bilgesinin uyarısını, siyasete uyarlayarak tekrarlamakla yetineceğim:
– İçinde şov bulunmayan seçim kampanyasını, seçmenlerinize benimsetemezsiniz!
Dil Yâresi

  • Ebru Dal, siz hangi imla kılavuzuna bakıyorsunuz? Adam Yayınları'nın ve TDK'nın kılavuzlarına bir daha baktım. Herhangibir'i bitişik yazan yok, elbette herhangi bir diye yazılacak. Bunun nesini merak ediyorsunuz?

    Türkçe dostlarından (Cüneyt Ö. Uluğ)
  • Doğru kullanım «yeterlik» midir, yoksa «yeterlilik» mi? Ve anlamları farklı mıdır? Örnekler: Engin Ardıç, «... bu 184 yeterliliğinin...» (Akşam, 7 temmuz); Cemal Süreya, «... yeterlik sınavında başarılı sayılmayarak...» (Günler).
    – Yeterlik, «Bir işi yapabilmek için gerekli nitelik ve güç» demek; eski deyişle ehliyet, kifayet.
    Yeterlilik de «yeterli olma durumu»
    «Çingene giremez!» tabelası
    Hepimizi ilgilendiren, uyarıcı, insanı rahatsız etse de, faydalı bir haberdi.
    Radikal, «Restorana giremeyen Romanlar savcılıkta» başlığıyla verdi, AA'nın bu haberini.
    (Roman adı üzerinde şimdilik durmayalım. Bir başka gün uzun uzun konuşuruz.)
    İzmir'de, Çağdaş Romanlar Derneği üyesi bir grup Çingene, İnciraltı'nda bir lokantaya gitmişler. Üye kartı sorulmuş. Kapıdan geri çevirmişler. Dernek Başkanı olan Cemal Bekle:
    – Sorumlu kişiye niye yalnız bizden üyelik kartı istendiğini sorduk, diyor. Adam «Romanlar bu restorana alınmıyor» cevabını vermiş. Daha önce bir olay yaşandı da ondan...
    Çingeneler de, haklı olarak «Bu resmen ayrımcılıktır» diye savcılığa gidip suç duyurusunda bulunmuşlar. Ajans, işletmenin sahiplerinden Berna Noyaner'e sormuş. Aldığı cevap:
    – Yirmi kişilik bir gruptu. Yüksek sesle amiyane konuşma tarzları dikkatimizi çekti. Kılık kıyafetleri de görgü kurallarına uygun değildi. İnsanları şu veya bu şekilde ayırmıyoruz. Bizi ilgilendiren müessesemiz içindeki davranışlarıydı. Herkese hizmet vermek zorunda da değiliz.
    *
    Mümkün olsa da, tek tek bu haberi nasıl karşıladığınızı öğrenebilseydim. Merak ederim, çünkü tepkiniz, yaşanmış bunca hadiseden ve üzücü tecrübeden sonra, bu son haberi karşılama tavrınız bence çok anlamlıdır. Öğreticidir.
    Sizler ki benimle çok güzel tartışırsınız. Hakkımdaki iyi duygularınızı, düşüncelerinizi bir başka zamana bırakarak kısa ve net cevaplar verin bana.
    – Söze kimin haklı olduğundan başlamayın.
    – Lokantanın, müşterisini seçme, beğenmediğini geri çevirme hakkı var mıdır? Bunun gerekçesi ne, içeri alınmayan müşteriye ifadesi nasıl olmalıdır?
    – İşçilerin, tulumlarıyla öğle yemeğine gittikleri köfteci ile, pazar günü ailece mesela Boğaz kıyısında balık yemeye gidilen lokanta, kılık kıyafette bir değişikliği, özeni gerektirir mi?
    Bunlara benzer sualleri sorun kendinize ve bana, sadece o suallere vereceğiniz cevapları yazın. Taraflardan birini veya öbürünü mahkûm etmekle zorunlu sanmayın kendinizi.
    Biz, din ve ibadet, farklı ırk ve azınlıklar konusunda önemli hatalar işlemiş bir toplumuz. Suale cevap verirken, bunlara yenilerini ekleyecek yanlışlardan uzak durmaya da özen göstereceğinizi umarım.