Soyadlarımız! Nedense hiç üstünde durmadığımız bir konu

Esra Okudan Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü?nde yüksek lisans öğrencisi. Hocası Prof. İsmail Kara ile birlikte yürüttükleri bir çalışma var, ki uzaktan uzağa beni de ilgilendirdi.

Esra Okudan Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans öğrencisi. Hocası Prof. İsmail Kara ile birlikte yürüttükleri bir çalışma var, ki uzaktan uzağa beni de ilgilendirdi.
Çalışmanın konusu soyadlarımız. 1934’te kabul edilen Soyadı Kanunu’nu ve bu kanunun hayatımızdaki etkilerini inceliyorlar. Aradıkları, soyadlarının kültürel kaynakları. Kanun çıkıp da her ailenin bir soyadı edinmesi kaçınılmaz hale gelince, ortaya ne gibi meseleler çıktı, bunu araştırıyorlar. Soyadları niçin ve nasıl seçildi? Bu ad seçiminin de bir tarihi ve hikâyeleri yok mu? Bunları öğrenmek, sonra da kültür tarihi ve politikaları açısından yorumlamak.
Bu maksatla biyografileri, hatıra kitaplarını, gazete ve dergilerde yayımlanan mülakatları tarıyorlar. Tek tek kişilere de soruyorlar. Toparladıkları soyadı hikâyelerini, kanunun toplumdaki akislerini, insanların uygulamayı algılama ve benimseme biçimlerini, tercihlerin kültürel kaynaklarını ve alfabe sırasıyla ayrı ayrı soyadı hikâyelerini bir kitapta toplamayı düşünüyorlar.
Esra bana da soruyor:
– Ailenizden günümüze, size intikal etmiş bilgiler varsa, soyadı hikâyenizi yazıp bize gönderir misiniz, diyor.
*
Benim ilgi çekici bir hikâyem yok bu konuda. Ama bu demek değil ki, araştırma konusu bana da çok çekici gelmedi.
Bize ait, bize özgü, ama adını bile koyamadığımız öyle özelliklerimiz, tercihlerimiz, beklentilerimiz, alışkanlıklarımız var ki.
Onların adını koyamıyor, tarifini yapamıyor, bu yüzden kendimizi tanımakta acze düşmekten de kurtulamıyoruz.
Bu soyadı seçme maceramız mesela... İyi araştırılır ve incelenirse, toplumdaki yerimize, insanlarla ilişkilerimize, kendimizi algılama eğilimlerimize dair öylesine aydınlatıcı bilgiler verebilir ki bize, bu sayede kendimize giden yolda mesafe alabiliriz.
Soyadı Kanunu kabul edildiğinde ben beş yaşındaydım. O yaşa kadar benden babamın adını da ekleyerek Hakkı Ruhi diye söz edilebilir: Hakkı dedemin, Ruhi babamın adları. Göbek adı olarak Hakkı demişler bana, sonra da gerisini getirmemişler.
– Hakkı Hakkı, dolmayı kaptı. / Dolma sıcaktı ağzını yaktı! diye takılmalarına, hele bir de bu nakaratı koro halinde çığırmalarına çok sinirlenirdim.
Eski nüfus cüzdanımda Hakkı ve Devrim adlarının farklı zamanlarda ve ayrı renkte mürekkeplerle yazıldığı besbelliydi.
*
Kişi adlarından ayrı aile adları hiç yoktu, denemez. Uzunların Ahmet, Kökçülerin Şevket denirdi mesela.
Benim Adapazarı’nda köklerim var. Sait Faik babamın çocukluk arkadaşıydı bu arada. Ailenin şehirde bilinen adı Abasızlar’mış; bizim Abasızın Sait derdi nitekim babam. Buradan hareketle aile Abasıyanık soyadını almış.
Anlatılanlara bakılırsa aileler 1934 tarihli kanunun 1935 yılında yürürlüğe girmesiyle sıkıntıya düşmüş, nasıl bir soyadını benimseyeceklerini kararlaştırmakta bayağı zorlanmışlardı.
Çekirdek aile düzenine geçilmemişti o yıllarda. Bir ailenin, bir babanın diyelim evli dört oğlu olabilir. Çocuklar soyadı seçme kararını babalarına bırakabilecekleri gibi, ayrı ayrı soyadlarını da tercih edebilirlerdi. Her iki tercihin de pek çok örneği var aramızda.
Ben, kökleşmiş aile adını köhnemiş bularak, soyadı diye ayrı ve yeni bir kelimeyi tercih eden gençler ile aile büyükleri arasında çıkan anlaşmazlıklara dair hikâyeler hatırlıyorum. Bu sebeple darılıp ömür boyu barışmayanlar bile olmuştur.
*
Soyadı üreten, yani nasıl bir adı tercih edeceğini kestiremeyenlere yardımcı olan iki kaynak hatırlıyorum.
Yakınlarına Atatürk’ün bir soyadı teklif etmesi adeta ilahî bir ikram sayılır ve hiç tereddütsüz kabul edilirdi. Bundan şeref duyulur ve yıllar yılı gururla herkese anlatılırdı. Türkçesi de güçlüydü Atatürk’ün; çok güzel soyadları koymuştur sevdiklerine.
Çok kişi tanıdım, Atatürk tarafından «soyadlandırılmış».
Bu meyanda latife olsun diye teklif edilip de ciddiye alınmış soyadı hikâyeleri de anlatılırdı:
– Ziraatçisin, soyadın «eş-ek» olsun! denmiş ve teklif memnun görünülerek kabul edilmiş ve Atatürk’ün ölümüne kadar da kullanılmıştır,  diye.
En bereketli soyadı üretimi sanırım nüfus memurları tarafından yapıldı o tarihte. Bazı soyadları münasip görülmezdi. Müstehcen, şu veya bu sebeple yakışıksız kelimeler, ad ve soyadı olarak kabul edilmezdi. Ben aykırı bir örnek hatırlıyorum. Soyadı Musluk olan bir tanıdığımız vardı. Ona izin vermişler.
Aile adını Türkçe’ye çevirerek benimseyenler de oldu; Kevâkibî aile adının Binyıldız’a çevrilmesi gibi. (Kevâkib Arapça «Yıldızlar» demek.)
*
* Anadolu şehirlerinden birinde eski aile adı, lakabı diyelim (Hoş görün!) «sı.amazlar» olan bir aile, edemezler soyadını almış derlerdi.
* Fazıl Hüsnü Dağlarca anlatırdı. Aldıkları soyadını öğrenince annesi «Ay oğlum sen de pek kocaman bir ad seçmişsin» diye dertlenmiş.
* Arkadaşım rahmetli Zihni Küçümen’in Fransa’daki adına çok gülerdik; «Mösyö Küküman!» der Fransızlar ona.

* Ailece biz bir tehlikeden kıl payı kurtulmuşuz. 1935’te babam ve yakın arkadaşı Yakup Beyamca aynı soyadını alma kararına varmışlar. DEVRİM’i ikisi de çok sevmiş.
Babam eğer Devrim olmasaydı, benim niyetim soyadı olarak Ergenekon’u almaktı demişti yıllar sonra bir gün bana.
O gün irkilmemiştim. Bugün düşünüyorum da... Soyadımız Ergenekon olsa, halimiz nice olurdu, bilemiyorum.