Su israfından kaçınıyorum

Pek çok konuda kendimi suçladığım oldu. Bundan sonra da olacağını biliyorum.

Pek çok konuda kendimi suçladığım oldu. Bundan sonra da olacağını biliyorum. Ama su konusunda savurganlık ettiğimi yeni yeni düşünmeye başladım. Sebebini biliyorsunuz: Küresel Isınma dedikleri, dünya da dahil her şeyi ve hepimizi tehdit eden tehlikeden çokça söz edilmesi.
Suyla alışverişimizi düşündüm. Koşup, oynayıp sırıl sıklam terledikten sonra lakır lakır su içebilmenin doyulmaz tadından başlayarak... Elbette büyüklerden birine görünmeden.
Suyu içmek kadar, çocuk biraz ürker, amma suyun içinde olmaktan da çok hoşlanır.
Ben Eskişehir'de, Porsuk Çayı'nın kıyısında doğdum. Ama ayağımı bile sokamadım Porsuk'un suyuna. Çok küçüktüm.
Denize ilkin Kartal'da girdiğimi hatırlıyorum. Babamın kucağında, omuzuna tırmanıp sudan kurtulmak için çabalayarak. Sonra İzmir kıyılarında, Denizli'de Pamukkale havuzunun gazozlu suyunda; Bursa'nın havuzlarında, kaplıcalarında belimize kabak bağlayarak, güya yüzdüğümüzü hatırlıyorum. Adapazarı'nda Çark Suyu'nda, Taşköprü'de Gökırmak'ta...
1938'de İstanbul'a hemen de kesinlikle döndük, diyebilirim. Babam bir tarihten sonra tayin edildiği yerlere yalnız gitti, biz çocuklar okul değiştirme zorunda kalmayalım, diye.
*
Durup düşününce insan, yaşamanın bir açıdan da su ile hemhal olmak anlamına geldiğini anlıyor. Lafı, insanı doğunca da ölünce de bir güzel yıkarlar kinayesine bağlamayacağım. Bedenimizin yüzde şu kadarı su imiş filan da demeyeceğim. Başka bir şey canlının su ile ilişkisi, onu söylemeye çalışıyorum.
Kutsal bir buluşma bile denebilir. Olmazsa olmaz bir şey!
İçme suyu bugün olduğu gibi şişelerde, damacanalarda gelmezdi evlerimize. Büyük holdinglerin markalanmış suları da yoktu o zamanlar. Sırtındaki ağaçtan askının iki yanından sarkan kovalarla, suyu mahalle çeşmesinden evlere sakalar taşırdı. Zamanla atlı, at arabalı sakalar da boy gösterdi mahalle aralarında.
Sakalar bile bir lükstü o zaman. Ben, 1950 ertesi yıllarda, yeni yeni kurulan Zeytinburnu gecekondu semtinde röportajlar yaptım. Bırakın temizlik için kullanılacak olanı, içmede ve yemek pişirmede kullanılacak suyu bile, evin çocukları, mahalle çeşmesinin önünde sabahın körü kuyruğa girerek, kovalarla, testilerle, bakraçlarla taşımak zorundaydılar.
Bahçeli evlerin kuyuları da başlıbaşına bir su kaynağıydı. Ve yazın, içine sepetle meyveler sarkıtılan doğal buzdolapları.
Bahçeli veya bahçesiz evlerde tulumbalar da suyla buluşmanın temel araçlarındandı.
*
İlkokuldayken Arnavutköy'de denizle yakınlığımız, balık avına meraklı amcamın tayfası, daha doğrusu kürekçisi olarak başladı. Kolay iş değildir, akıntılı sularda ustanın oltasını dimdik tutmayı becermek. Amcam şımartmazdı beni, ama iskeledeki beyaz pala bıyıklı barbaların takdiri de yeterdi bana.
Beşiktaş, Ortaköy, Kuruçeşme, Bebek kıyıları ve koylarıydı hareket alanımız. Çubuklu-Beykoz'da lüfer nöbetine girmeye, palamutu Karadeniz ağzında beklemeye de başladık.
Savaş yıllarıydı ve ne konforlu, hızlı tekneler vardı altımızda, ne de sahil yollarında hızlı taşıtlar. Tramvay ve tek tük belediye otobüsleri... Denizde itici güç daha çok, kürekleri avuçlayan ellerimiz ve kollarımızdı. Aramızda avucu nasırlanmamış birini arasanız bulamazdınız.
Hallerden, balıkpazarından, toptancılardan yiyecek malzemesi, manamsı kayıklarla taşınırdı Boğaz semtlerine. Bir çifte kürekle, yani tek adamla.
*
Lise çağında plajlar mesirelerin yerini almaya başladı. Harem, Küçüksu, Altınkum... derken, Kadıköy'de Moda, Caddebostan, Süreyya plajları ve daha çok da Florya...
Ortaköy-Kuruçeşme arasında Lido adlı yüzme havuzu önemli bir yenilikti bizim için. Gene Ortaköy'de mekân tutan Yüzme İhtisas Kulübü, Bebek'te Galatasaray'ın yüzme tesisleri (Kuruçeşme Adası o zaman bir tür kömür deposuydu).
Arkadaşlıklar kışın okullardaysa, yazın kıyılarda, su sporlarında başlardı. Otomobile benzer ilk deniz motörünü, Karadenizli bir armatör ailesinin, Ortaköy'deki yalısının rıhtımına bağlı görmüş, izin isteyerek direksiyonunda fotoğraf bile çektirmiştik.
Gülseren Hanım Yeşilköylüdür. Babam, amcam, dedem Üsküdarlı Hakkı Bey başta olmak üzere, kardeşlerim, çocuklarım, gelinim-damadım, torunlarım ve arkadaşlarım, denizin yabancısı yok aramızda. Şimdi öncümüz Selim Torun; sualtı sporlarını devamlı (ve dive master rütbeli) olarak o yapıyor.
Ben suya girmekten çok, teknede oturma, su üzerinde yaşama hayalleri kurar oldum.
*
Su konusunda savurganlık ettiğimden şikâyetimin yüzmekle, kürekle, yelkenle filan ilgisi yok.
Hazin de olsa söyleyeyim.
Yüzümü yıkarken, dişlerimi fırçalarken musluğu devamlı açık bırakarak, su israf ettiğimi fark ettim. Ellerimizi, duvara tutturulmuş saç bir deponun dibindeki sarı pirinçten musluğu açarak, miskin miskin akan suyla yıkardık. Banyo diye, yanında sıcak-soğuk su kovaları dizili leğenlerde yıkanırdık. Tazyikli suları, duşlu-benyuarlı banyoları bulunca şımarmışız demek ki...
Traş olurken, diş fırçalarken baktım, musluk devamlı açık kalıyor. Gerekliyken açıp, arada kapatıyorum artık. Su israfını önlemek dediğim de bu.
Hep birden yapabilsek, belki bir anlamı olur.