Su tasarrufu ve demokrasi

Dün Radikal'deki haberin başlığı, bence çok anlamlıydı: «Sonbahar bulutları, İstanbulluya su tasarrufunu unutturdu».</br>Okumayan olduysa diye özetleyeyim.

Dün Radikal'deki haberin başlığı, bence çok anlamlıydı: «Sonbahar bulutları, İstanbulluya su tasarrufunu unutturdu».
Okumayan olduysa diye özetleyeyim. Susuz geçen yaz döneminde çağrıları dikkate alarak yüzde 10 oranında daha az su tüketen İstanbullu, yağışlar başlar gibi olunca su tasarrufundan vazgeçmiş. İSKİ Genel Müdürü, İstanbul'da su tüketiminin eskiden olduğu gibi gene 2 milyon metreküpü geçtiğini söylüyor.
20 ekime yetiştirilmesine çalışılan Melen suyu projesi var, Istrancalar'dan su getirme projesi üzerinde çalışmalar devam ediyor, evet! Ama İSKİ Genel Müdürü Mevlüt Vural, «Tek yapmamız gereken tasarruf, gene tasarruf ve gene de tasarruf!» diyor.
Eklemek zorundayım: sözünü ettiğimiz tehlikenin beni düşünmeye sevk eden yanı, sadece susuz kalmamız ihtimalinden ibaret de değil.
*
İkinci Dünya Savaşı'nı üniversiteye devam ettiği İngiltere'de geçirmek zorunda kalan sevgili Ağabeyimiz vardı bizim: Beslan Cankat; dört yıl önce kaybettik. O anlatırdı, İngiltere halkının savaş yıllarında hükûmetçe alınan tasarruf kararlarına nasıl riayet ettiğini.
– Adam başına haftada 250 gram ete izin var, diyelim. (Miktarda yanılabilirim.) 300 gram deseniz kasap vermez zaten. Ama daha mühimi, hastamız var onun için yarım kilo kıyma istiyorum diyen Allahın kulu bir İngiliz de çıkmaz o memlekette, derdi.
Sığınağa inilecek anlamına gelen alarm düdüklerinin nasıl ciddiye alındığını anlatırdı. Ve hiç unutmadığım şu izlenimi:
– İnanır mısınız, bana öyle gelirdi ki, Kraliçe'nin de halkıyla birlikte haftada 250 gramdan fazla et yemediğine bütün İngilizler inanıyordu. Bunun böyle olmayabileceğini düşünen tek İngilize rastlamadım. Dahasını söyleyeyim: Ben de aynen onlar gibi düşünüyordum.
Beslan Ağabey İngilizlerin bu niteliğine hep saygı duydu.
*
Aramızdaki farklılıklara rağmen, sımsıkı birlik ve bütünlük halinde, özgürlüklerine sahip ve gelişen bir toplum olarak yaşama azmindeyiz ya!
Şunu bilmekte fayda var:
– Gerektiği ve bizden istendiği zaman hep birlikte ve hiç aksatmadan, fire vermeden mesela su tasarrufu yapabilecek kıvama ermedikçe, gerçek demokrasiyle ilişkimiz, müzmin hasret duygusundan başka bir şey olamaz.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Yalçın Anıl)

  • Siz «lagar»daki ilk «a» uzun olacak deyince «tamim» geldi aklıma. Birçok spiker kısa «a» ile «Samim» der gibi «tamim» deyip duruyor. Osmanlıca sözlüklere baktım, «a»nın uzun okunması gerektiğini belirtmişler.
    Bir başka konuya değineyim. Eskiden bir yere koşa koşa veya koşarak giderdik. Koşma, kendi istemimize bağlı bir eylem olduğuna göre, «koşarak geldim» yerine niçin «koştura koştura geldim» deniyor? Koşturmak yok zaten, koşuşturmak var.
    – Koştura koştura yanlış olabilir. Ama koşturmak diye bir fiil var. N. F. Kısakürek, Yağız atlı suvari, koştur atını koştur! demez mi?
    Yabancı patronlu gazete?
    Okurun bilgilendirilmesi ile seçmenin oyunu isabetle kullanacak kadar aydınlatılmış olması ayrı ayrı hedefler değil. Aile, eğitim, dil başta olmak üzere, bu hedefe varmanın bir aracı da basın-yayın.
    Bu konu üzerinde durduğumuzu unutmadım. Ama dün, «Sabah ile atv'yi satın almak için 5 yabancı firma şartname aldı» (Sabah, 25 eylül) haberini okuyunca gene heyecanlandım.
    Heyecandan çok zihnimin derinlerinde yer etmiş bir endişe var. Yabancı sermayenin de bu alana girince bizden gazetecilerle, televizyoncularla işbirliği etmek zorunda olduğunu elbette biliyorum. Gene de yabancı bir patronla bizim mesleğimizde kurulabilecek ilişkinin ne mene bir şey olacağını tasavvur edemiyorum.
    Gazetecilik hayatımdaki patronları düşündüm. Hemen hepsi, gazetenin yönetiminden önce kişiliğinin belirlenmesi konusunda da tam yetkili meslek mensuplarıydı. Tarih sırasıyla patronlarımın listesi şudur: Cihat Baban (Son Saat ve Tercüman), Bahadır Dülger (Havadis), Safa Kılıçlıoğlu (Yeni Sabah ve Pazar ), Nihad Kürşad (Ege Ekspres), Recep Bilginer (Tasvir), Aydın Doğan (Milliyet ve Radikal).
    Sevip benimsemediğim hiçbir gazete sahibiyle çalışmadım. Ve hepsi, en geniş anlamıyla aynı dili konuştuğumuz insanlardı. Yabancılarla Fransız Larousse, Amerikalı Britannica, Alman Brockhaus ansiklopedilerinin yayımcılarıyla temaslarımız oldu. Sonunda Larousse'la işbirliği ettik amma, bu bir ortaklıktı nihayet...
    Gazetecilik o kadar çeşitli, ayrıntılı ve günden güne değişebilen konularda birbirini anlamayı gerektiren bir iş ki, Türkiye'yi ve Türkleri bilmeyen (ve elbette iddialı) bir adamla bu alanda çalışabilmeyi (günlük gazeteyse hatta ortaklık etmeyi) tasavvurda ben güçlük çekiyorum.
    TELAYNAK
  • Günay Restaurant'ın sahibi olarak adını işitiyorum Günay Tuncel'in. Sayısı azalmış gazino sahiplerinden biri.
    Durup dururken «Hülya Avşar da, Gülben Ergen de assolist değil. Hülya'ya Günay'da gele gele 50 kişi geldi» dedi.
    Hülya Avşar, bu gazinocunun para almadan çalışmalarını istediğini söyledi. «O yaşta adama yalan yakışmıyor» dedi. Gülben Ergen «Yaşına veriyorum» demeyi yeterli buldu.
    Peki bu zevzeklik ne işine yaradı Günay Bey'in?