Suç ile televizyon ilişkisi

Altan Öymen aradı, bir şey sormak için. «Seni rahatsız ettim» diyor. ? Çıldırdın mı, bir yaşıtım arayınca kendime geliyorum ben. Orhan Birgit arıyor, Hasan Pulur...

Altan Öymen aradı, bir şey sormak için. «Seni rahatsız ettim» diyor.
– Çıldırdın mı, bir yaşıtım arayınca kendime geliyorum ben. Orhan Birgit arıyor, Hasan Pulur arıyor dediler mi, çocuklar gibi seviniyorum.
Altan’la dörtlü bir yemekte buluşalım, diye konuştuk geçen gün. Sayımız biraz daha çoktur (hâlâ) zannediyorum.
Buluşsak Hasan’a ilk sual olarak şunu soracağım:
– Sen ve ben, polis-adliye muhabirliği yıllarımız... Bugünkülere benzer cinayetler o zaman da işlenir miydi kuzum? İşlenirdi de ben mi unuttum? (Altan ile Orhan partiler ve siyaset dünyası muhabirleriydi.)
O ne der, bilmem. Bana, o yılların cinayetleri bugünkülere nispetle çok daha masum, hatta çocuksu, amatör işi vakalardı gibi geliyor. Aksini iddia eden olursa, ciddiyetle, arşiv karıştırarak tartışabilirim bu konuyu.
– Ne oldu arada, ne değişti? sualine inandırıcı bir cevap bulmakta zorlanıyorum doğrusu.
Konuşuruz. Ama bugün bu konuyu açışımın sebebi, hep o bildiğiniz facia: Mardin, Mazıdağı’nın Bilge Köyü’ndeki toplu kıyım, insan kıyımı.
Dehşete kapılarak anasının eteğine sımsıkı sarılmış küçük kızın sesi kulağınızda değil mi:
– Bizden ne istediler polis ağabey, ne istediler bizden?.. diye adeta ağıt yakan yavrucağın titreyen sesi.
Bir köy evinde, nişan töreni ertesi çoğu namaza durmuşken apansız atılan el bombalarıyla, ateşlenen otomatik silahlarla vurulan ve oracıkta can veren 6 çocuk, 16 kadın, 22 erkek: 44 kurban ve dört yaralı. Şüpheli sekiz genç yakalandı, dediler; vurulanlarla vuranlar arasında, aynı soyadını taşıyanlar da çokmuş.
*
Dedim ya, bir şeyler değişti bizim memleketimizde. Artan, giderek daha cüretli, daha hunhar, daha acımasız hal alan cinayetleri bir bir saymamıza gerek var mı? Terör diye işlenen toplu cinayetler yetmezmiş gibi, tek tek icra edilen neredeyse fantezi nitelikli cinayetler. Ana, baba, kardeş, evlat katiller; eşini, sevgilisini, arkadaşını öldürenler. Hekim annesinin boğazını ekmek bıçağıyla kesen üniversite öğrencisi kız. Sevgilisini öldürmekle kalmayıp, cesedini parçalara ayırarak çöpe atan ve ülke dışına kaçmış olmasından şüphelenilen, onu bulamayınca babası tutuklanan oğlan... Hafızamı zorlayıp, arşiv karıştırıp daha gerilere gitmeye ve yüzlerce örneği hatırlatmaya gerek var mı?
Peki, bu konuda yapılmış ciddî bir araştırma biliyor musunuz?
Benim buluştuğumuzda akranlarımla konuşmak istediğim bir mesele de bu.
Kurtlar Vadisi türü, vur-kır’dan oluşmuş dizileri ben seyretmiyorum. O türden şimdi bir de Adanalı var galiba. Ama Binbir Gece’de bile var; güzel bir genç kadın, çatıdan iterek veya çantasından çıkardığı tabancasıyla takır takır adam öldürüyor. Canım Ailem’de lokantacı delikanlı da cebinde tabancasıyla geziyor. Polisiye dizi Arka Sokak-lar’ı seyrediyorum; bu hafta, her cebinde bir tabancayla tıfıl bir oğlan, sevdiğinden yüz bulamadığı için öfkeli, okullarına gitmiş önüne geleni öldürüyordu.
Filmler ve diziler, başta çocukları ve suça eğilimi olanları, biraz da herkesi diyeceğim, suçla buluşturmaya adeta özen gösteriyor. Yıllar önce hatırlıyorum, ABD’de bir çocuk 12 yaşına gelene kadar 10 000’e yakın cinayet sahnesi seyretmiş oluyor, diye dertleniyorlardı.
Hiç değilse bir sebep de budur diye ısrar etmeye niyetliyim. Suçluluğa karşı çare, aramızda, suça iten şartlar konusunda anlaştıktan sonra aranabilir.

Eski bir yıldız, Bülent Arınç
Gözler hâlâ hükûmetin yeni üyelerinde. Ahmet Hakan o camiayı tanır olmanın tadını çıkarmaya devam ediyor: «Bülent Arınç, Türk siyasetinin Sami Hazinses’idir» benzetmesi gibi. Bana sorsanız «Hükûmet-basın yayın ilişkilerinin şenlikli yanını oluşturacak, çıngar sever bir mizaç adamıdır» derdim. Nitekim Ruşen Çakır «Arınç (hükûmete) girmeseydi bizler günlerce ne konuşur, ne yazacaktık?» diye soruyordu. Cemil Çiçek hükûmet sözcülüğünün, bence de «O varken başkası düşünülmez»idir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu diplomat değil, ama tanıyanlara göre bu makamın ideal adamı; benim gibi az tanıyanlar içinse yeni bakanların en merak edileni.
Yerimiz olsa, üzerinde durmak isteyeceğim iki aile meselesi vardı bugün.
1. Fuad Bezmen’in «dalya» dediği yaş günü. Kutlamaya dört oğlundan üçü (Nazım, Turgut ve Necdet Bezmen’ler) katılırken, «haşarı» oğlu Halil Bezmen’in oralarda olmayışı. İlk bakışta haşarı oğulun bir ihmali sayılabilir. Ama değil, çağrılmamış ki gelsin.
2. Arzu Balkan ile Tamer Karadağlı’nın yeniden evlenmeksizin çok yakın iki ayrı daireye yerleşmiş olmaları haberi. Zeyno var, çocukları. Tamer, «Arzu’nun hayatında biri olursa saygı duyarım» demiş. Arzu, «Zeyno’nun kafasında, babalar gelirler giderler gibi bir kavram oluştu» diyor.
Arzu’yu ayrıca severim. Yani gerilim halinde ben kız tarafıyım.

Dil Yâresi
* Başbakan Tayyip Bey’in Türkçe kelime dağarcığı zengin, nâtıkası («düzgün ve güzel konuşma yeteneği») kuvvetli ve telaffuzu doğrudur. Bütün siyasî liderler gibi çok konuşur ve sözlerini dinletmeyi de bilir.
Bir yanlışı dikkatimi çekti. Hükûmet değişikliğinden söz ettiği konuşmada, «bakanlar kurulu» anlamındaki Fransızca kabine kelimesini «i» sesini uzatarak «kabîne» diye telaffuz ediyordu. Hayır, kısadır: plaj kabinesi, telefon kabinesi derken de olduğu gibi. Kabîle’de uzun olan «i» sesi kabine’de kısadır.

* Bir not da Cumhurbaşkanı Abdullah Bey için. (Daha önce yazmadıysam.) O da meclis kelimesini ikinci hecedeki «i»yi uzatarak söyler; halbuki o «i» sesi de kısadır. «Ciddî bir mecliste derken» mesela, meclis’in «i»si uzun mudur? Değil! Meclis-i âyan denirdi, yalnız «a» uzun. Meclis-i kebîr-i maârif’te uzun sesleri belirttim. «Hoşsohbet» anlamındaki meclis-ârâ’da «a»lar uzun «i» kısa telaffuz edilir.
Arz olunur, efendim!