Susmayı da bilmenin fazileti

Elli yıl var ki, millet olarak çok sıkıldık ve kelimenin günlük anlamıyla «yorulduk». Son iki gündür, hadiseler paralelinde haberler de fazla yoğunlaştı. İçinizdeki sıkıntıya başkaca sebep aramayın.

Elli yıl var ki, millet olarak çok sıkıldık ve kelimenin günlük anlamıyla «yorulduk». Son iki gündür, hadiseler paralelinde haberler de fazla yoğunlaştı. İçinizdeki sıkıntıya başkaca sebep aramayın.
Karşı çıkmayı, tartışmayı seven biri gibi görünsem de, son günlerde, bardağın yarısı dolu demekten geri durmamak gibi olumlu bir yanımın bulunduğunu fark ederek kıvanmaktan da geri kalmıyorum.
Ergenekon davası, bir taraftan da devam eden soruşturmalar, ardı gelmeyen gözaltına almalar, iddianamenin hâlâ netleşmemiş olması, niçin bu kadar uzadığı anlaşılmayan tutukluluk halleri, tutuklananların neyle suçlandıklarını öğrenememesi hepimizden önce hukuk hocalarını, baroları, ses veren emekli (affedersiniz «onursal» demeliydim) yüce hâkimlerimizi haklı olarak tedirgin etti. Şikâyetleri, yer yer hayrete dönüşerek gittikçe artıyor.
«El müşteki daima» diye takılmayı sevdiğim Mümtaz Soysal Hoca, bence de yerden göğe kadar haklı olarak, bakın dün ne diyordu:
– «Yargı denen sürecin, insanlar için düşünüldüğüne göre, her şeyden önce insana saygı çerçevesinde sürmesi, yalnız usul kanunlarında belirtilen kurallara uygun olmanın ötesinde  hukukun yüce ilkelerini de zedelemekten uzak tutulması gerekir» (Cumhuriyet). Ergenekon davasında Yargı’nın gidişatından duyduğumuz tedirginliğin ve beklentimizin pek aydınlık bir ifadesidir bu. Katılıyorum.
*
Ama olumlu gelişmeler de var. Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ mesela, kahraman kaptan rolüne heveslenip ortalara çıkmaktansa, kolayca karamsarlık yaratabilecek görüşmeleri usulü dairesinde, devlet adamlarına yaraşır bir «sühulet» ile gerçekleştirerek göz doldurdu. Genelkurmay’daki komutanlar toplantısı, Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın buluşma öncesi sorumlularla buluşup fikir alışverişinde bulunmaya özen göstermeleri, Yargı üst kademesindeki hazırlık ve temaslar ertesi, tartışılanın bir hukuk süreci oluşunu da dikkate alarak, devlet adamlığına yaraşır bir suskunluğun korunması... Bizde de böyle olmalı diye özlediğimiz, beklediğimiz tavır ve tutumlardı bunlar. Beni sevindirdi.
Şu sıkıntılı günlerimizde Yönetimin, Yargının ve Ordunun başındakileri alkışlama ihtiyacı duymamın sebebi budur.
Mâlum «Marifet iltifata tâbidir» öğüdü başlıca düsturlarımızdandır.

Hasan’a kim ilik arayacaksa...
Bir «münferit vaka» lafı vardır. «Çok örneği olan, yazılmış, genelleşmiş bir hal veya hadise değil» anlamında söylenir. Dünkü Sabah’ta «Kızakla 30 km’lik yaşam yolculuğu» diye bir haber vardı. Ve ustaca çekilmiş iki fotoğraf.
Bitlis’e 80 kilometrede 38 haneli, 400 nüfuslu Göztepe Köyü’nde, sekiz yıldır süregelen bir eziyet, bir çile, bir insan ziyanlığı.
Mehmet Salih Belge’nin 8 yaşındaki oğlu Hasan, Akdeniz anemisi denilen hastalığa yakalanmış. Daha doğrusu bu kalıtsal hastalıkla gelmiş dünyaya. Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne götürmüşler. İlik nakli yapılması gerekiyor. Sekiz yıldır beklemekteler. Üç haftada bir Hasan’ı Bitlis veya Mutki’ye götürmeleri gerekiyor, kanının değiştirilmesi için.
Yaz aylarında o kadar zorlanmıyorlar. Bu iki merkezden birinin Sağlık Müdürlüğü cankurtaran gönderip aldırıyor Hasan’ı. Ama kış aylarında ne mümkün! Yollar kapalı. 20-30 kilometrelik bir mesafeyi kızakla karları aşarak geçmeleri gerekiyor.
Çocuk kızakta yorganlara sarılı bir fotoğraf. Bir daire içinde Hasan Belge’nin yakın plan fotoğrafı da var. Saçları alnına dökülmüş. Gözünüzün ta içine bakıyor.
Babası «Uygun iliğin bulunabilmesi için vatandaşlardan yardım bekliyoruz» demiş. Bizim Hürriyet’çiler Kızılay gibidir, hemen harekete geçerler. Sabah’ta niyetlenenler olursa, bana da bir haber vermelerini rica ederim.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Nur Vergin)

  •  Şükürler olsun, Hâlid Ziya Uşaklıgil’in adının telaffuzu meselesi köşenizde gündeme geldi.

Ben Türkiye’de büyümedim, ama asırlardır İstanbullu bir ailenin çocuğu olan ve İstanbul Türkçesi konuşan üvey babamın yanında büyüdüm. Bu telaffuz meselesinde çok titizlenirdi. Yazarımızın adı evde sık sık geçerdi. Bir kere bile onun adının kısa «a» ile telaffuz edildiğini işitmedim. Ona buna söyledim, televizyona telefon ettim, dinleyen olmadı. Umarım sizin yazınız etkili olur ve düzeltirler.
Şimdi bir şey daha çıktı. Anahaber okuyan da, yorum yapan da şema (Fransızca «schéma») yerine  şemâ diyor. Bir sohbet programında şemâtik diyeni de işittim.
– Daha da işiteceksiniz Nur Hanımcığım! Maalesef.

TELAYNAK

  •  Bu bir şikâyet feryadıdır. Televizyon kanallarından yana sesleniyorum. En başta da bizim Kanal D yöneticilerine.

Yılbaşından bu yana nedir bu seyircilere ettiğiniz böyle. Ben programları Radikal’in «Program Akışları» köşesinden takip ederim. Her akşam elimde üzeri işaretli listemle otururum televizyonun karşısına. Mesela diziler... Gününde yayımlanan kalmadı gibi bir şey. Arka Sokaklar, Aşk-ı Memnu, Yol Arkadaşım, Binbir Gece... mesela. Koydunsa bul! Bazen buluyorsun, ama bir önceki bölümün tekrarıymış. Ya da eski bölümlerden derleme.
Kanalların da dertleri var, tamam! Önceden ilan edin. Değişiklikleri de, duyurun ki seyircinizin haberi olsun!
«Program Akışı»nı da bu gözle her gün elden geçirin Allah aşkına!