Taksim, Bebek ve Eskişehir

Seyrediyorum, dinliyorum, okuyorum ve yazıyorum. Aynı zamanda değil elbette. Dinlediğim ve seyrettiğim, CNN Türk'ün canlı yayında dakikası dakikasına takip ettiği Taksim ve çevresinde cereyan eden olaylar.

Seyrediyorum, dinliyorum, okuyorum ve yazıyorum. Aynı zamanda değil elbette.
Dinlediğim ve seyrettiğim, CNN Türk’ün canlı yayında dakikası dakikasına takip ettiği Taksim ve çevresinde cereyan eden olaylar. Polis birlikleri kadar sendikacılar da dikkatli, basiretli ve sükûneti karşılıklı olarak muhafaza etmeye çalışıyorlar. Ama kalabalık (yani iki-üç bin kişi) bu dediklerimden ibaret değil. Çıngar çıkarma eğiliminde olan «göstericiler» de var. Hadiselere yol açan, polislere parke taşı atanlar onlar. Nitekim polis, şapkalı ve özel yelekli olanlara ilişmezken onları kovalıyor; üzerlerine su püskürtüyor, önlerini kesiyor, peşlerine düşüp kovalıyor.
Mecidiyeköy, Dolapdere, Pangaltı ve Cihangir’den de taşkınlık haberleri geliyor.
Ankara’da gar çevresinde toplanan gruplar Kızılay-Sıhhıye Meydanı’na doğru hareket etti. (Saat 13.00 öncesi ve ertesi.)
Taksim’de olağanüstü bir hal yok. Sendikalar 1 Mayıs Emeğin Dayanışma Günü’nü halaylarla kutluyor. Dolapdare ve Şişli’de cop kullanma, gaz bombası atma ihtiyacı duyulduğu haberleri geliyor. Gösterici grupların niyeti belli ki başkadır.
*
Televizyon karşısında işbaşı etmeden önce bendeniz, Boğaz kıyısında ve üç güzel hanımın refakatinde haftalık yürüyüşlerimden birini yapıyordum. Bugünün ve Türkiye’nin değil, çağımızda dünyanın ve insanlığın gerçeğidir bu: adam öldürmekten müzik dinlemeye, mümayişe katılarak polise taş atmaktan Kuruçeşme-Bebek arası sıkı adımlarla yürümeye kadar... Her şeyi aynı zamanda yapmak ve bir arada yaşamak.
Boğaz’ın balık yaptığı bir sabahtı; bol istavrit var, kamış oltalarına küçük boy çinekopların da takıldığını gördüm.
Akıntıburnu-Bebek arası hanımlar bana Lüfer 6 ve Lüfer 66 lokanta-teknelerini şikâyet ettiler. Pazartesi (27 nisan) sabahı Lüfer 6’dan denize kahverengi ve yoğun bir sıvının boşaldığını görmüşler. Ve havada şiddetli lağım kokusu. Sormuşlar tekne görevlilerine. Aldıkları cevap «Sintine suyudur o gördüğünüz.»
Etmeyin beyler! O hanımlar Boğaz çocuklarıdır. Sintine suyu ile lağım atığını birbirine karıştırmazlar. «Pis kokudan burnumuzun direği kırıldı» dediler bana.
*
Okuduğum da «Şehir Eskişehir’dir» adlı ve Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen imzalı, kuşe kağıda basılmış renkli bir broşür.
Bu hafta iki günlüğüne Eskişehir’e giden ve bu vesileyle Büyükerşen Eskişehir’ini ilk defa gören dostlarım getirdi bu broşürü bana.
Bayılmışlar Eskişehir’de yapılanlara. 16 kilometrelik tramvayı, Porsuk Çayı’nın pis kokusu olmayan bir Venedik’e dönüşmüş halini, güzel köprülerini, çayda sefere konulmuş tekne ve gondolların imal edildiği tesisleri, ciddî altyapı yatırımlarına da elverişli göletleri, yeni caddeleri, parkları (Hele Sazova Bilim, Sanat ve Kültür Parkı), çevre düzenleme çalışmaları (Bana biraz fazlaymış gibi gelen) heykelleri, kültür ve sanat merkezlerini, sosyal ve kültürel faaliyetleri, tarihî Odunpazarı evlerinin yenilenişini (Seksen yıl önce ben de o evlerden birinde doğmuşum) anlata anlata bitiremediler.
Yılmaz Büyükerşen dostumdur. Tanıdığım «müspet insan»lardan biri. Aynı heyette çalışmışlığımız var. Onun Eskişehir’ine gidecek vakti hâlâ bulamadığım için üzgünüm. Uzaktan Anadolu Üniversitesi’nin güçlenmesini hissederek, bu mutluluğa ben de katılabiliyorum.
Ve Taksim’de öfkenin değil birliğin, Boğaz rıhtımında pisliğin değil titizliğin, Türkiye’deki bütün belediyelerin başında Yılmaz Büyükerşen’lerin var olmasını nasıl özlediğimi size anlatmakta güçlük çekerim.

T. Erdoğan-A. Türk işbirliğiyle
Ben de Ahmet Türk’ü gözü tutanlar arasındayım. («Yerel seçimlerde sınırlarımızı belirledik», diyen DTP milletvekili hanımı tutacak değilim ya!) Tarhan Erdem evveli gün «DTP’nin yapması gereken, PKK’nın etkisini bilerek O’ndan bağımsız davranabilmektir.» diyordu (Radikal, 30 nisan).
Bunu istese de gücü yetmez gibi gelir bana. Bırakın DTP’nin iki eşbaşkanından biri olan Ahmet Türk’ü, görmüyor musunuz, oy sayısıyla Türkiye’nin güçlü adam’ı durumuna gelmiş Tayyip Erdoğan’ın gücü bile çözüm getiremiyor, bizim ne yazık ki müzminleşmiş Kürt meselemize.
Ben öteden beri, Fransa-Cezayir meselesinin çözülüşünü hatırlayarak, «Bize bir De Gaulle lazım!» der dururum. Demekle olmuyor elbette!
Ama Tayyip Erdoğan-Ahmet Türk arası akıllı bir işbirliğiyle ciddî adımlar atılabilirmiş gibi geliyor bana.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından
(Sadi Peşkirci)
* Bu «performans» lafından bıktık usandık Hakkı Bey. Bunun aslı astarı nedir? Siz bari anlatın bize.
– Benimseyip kullandığım bir kelime değil benim de. Sualinizden yola çıkarak gelin sözlüklere birlikte bir göz atalım.
Sözlüklerin en yenisinden (yani günümüzdeki anlamları dile getireninden) başlayalım: l Ayverdi Sözlüğü, «Bir işin yapılışı esnasında onu gereğince sonuçlandıracak tutum; beceriklilik ve gayret seviyesi, mükemmellik durumu.» (2005) [Ve devam edelim] l Meydan Larousse (İcra, yapma anlamında İngilizce kelime), «Spor. Bir atletizm ve at yarışında sonucun (zaman ve mesafe olarak) ilanı. / Teniste, daha iyi bir oyuncuya karşı kazanılan zafer. /Teşm. yol. Herhangi bir başarı.» (1972) l TDK Türkçe Sözlük, «1. Başarım. 2. Verim gücü.» (2005) l Fransızca-Türkçe Sözlük. Tahsin Saraç, «1. Bir yarışmacı ya da yarış atının yarışmada elde ettiği sonuç. 2. Mec. Başarı, başarım. 3. (Bir sınav ya da testte elde edilen) Sonuç. 4. Ruhbilim. Edim.»
Sonuç. Bence bu tariflerin en akla yatkın olanı Türkçe Sözlük’tekidir. «1. Başarım. (Benim hiç kullanmadığım bir teklif bu. Tarifine baktım, şöyle: «1. Elde edilen bir başarı. 2. Spor. Bir sporcunun yapabileceği en iyi derece, takat sınırı, performans»). 2. Verim gücü.»
– Kesin tercihini söyle, derseniz cevabım şu olur: «Ulaşılabilen başarı derecesi» ve «Verim gücü».