Tatillerde neler yapacaktık torunlarımla. Olmadı, dedeleri kof çıktı

Eli kulağında Kurban Bayramı'nın. Perşembe-pazar, dört günlük tatil eder. Çocuklar ne yapacak bilmiyorum. Ben dört gün boyunca, hiç ayrılmadan Gülseren Hanım'la bir arada olacağımız için memnunum.

Eli kulağında Kurban Bayramı'nın. Perşembe-pazar, dört günlük tatil eder. Çocuklar ne yapacak bilmiyorum. Ben dört gün boyunca, hiç ayrılmadan Gülseren Hanım'la bir arada olacağımız için memnunum. Kız kardeşlerim de tatili evlerinde geçirecekler.
Torunlara sordum, onlar tatilde seferî: Selim torun ile nişanlısı İnnsbruck'a, Eren torun arkadaşlarıyla Prag'a, Elif de karar vermemişlerdi, bir dağda kaymaya gidecekler.
Bir eski hayalimi hatırladım, sonra da ciddî ciddî üzüldüm, gerçekleştiremedim, diye. Onların ana babalarıyla pekâlâ uygulamıştık bu programı.
Neydi, önce onu söyleyeyim. Zeynep 17, Serdar 13 yaşlarındaydı. 1971 yazı. Kendi arabamızla Avrupa'da, kamptan kampa geçerek, geceleri kendi çadırımızda yatarak, karnımızı kamp mutfaklarında pişirdiğimiz kendi yemeklerimizle doyurarak birçok Avrupa ülkesini gezecektik. Bir aya artık kaç ülkeyi sığdırabilirsek.
Masaya bir Avrupa haritası serip, güzergâhı dördümüz birlikte belirledik. Kiminde bir gece, kiminde günlerce kaldığımız yedi ayrı ülkeyi gezebildiğimiz kadar gezdik. Dördümüzün, birbirimizden bir an bile ayrılmadan, durmadan değişen ülkelerde ve şehirlerde geçirdiğimiz o temmuz ayını hiç unutmadık. Aramızda fikir ayrılığı çıkmayacağını bilsem, dörtlü takımımızın en güzel günleriydi de, diyebilirim.
Yolculuk iyi mevsimde ve çok iyi korunmuş çevre güzellikleri içinde geçiyordu. Kamptan kampa değişen, dünyanın dört yanından gelmiş çadır komşuları ayrı bir şenlikti. Şehirler ve ülkeler arasında otoyollarda seyahat önemli bir yenilikti bizim için. O tarihte ehliyetli tek sürücü bendim kafilede, ama ciddî bir yorgunluk hissetmiyordum.
Çocuklar İstanbul'daki Fransız liselerinin öğrencileriydi. Bu dili, Gülseren Hanım ile ben de iyi kötü konuştuğumuz için (O İstanbul Kız Lisesi'nde, ben Kabataş Erkek Lisesi'nde okumuştuk), evet dil sıkıntısı çekmiyorduk. Zeynep ile Serdar için bu yolculuk, yalnız Fransızlarla değil, farklı milletlerden insanlarla da Fransızca konuşma temrini oluyor, birçok yerde İngilizce pratiği yapma imkânı da buluyorlardı. Analarının çatra patra Almancası, hatta kimi yerde işlek Rumcası da işimize yarıyordu.
*
Bir yaptığımız daha vardı, asıl onu söylemeliyim. Babamızın daha önce turizm işletmeciliği tecrübesi vardı ya, ondan da faydalanmamak olmazdı!
Uğrayacağımız değil de, gece kalacağımız şehirleri aramızda bölüştük. Birimiz Sofya'yı, bir diğeri Belgrad'ı, Triyeste'yi, Floransa'yı, Roma'yı, Nice'i, Paris'i, Münih'i, Viyana'yı, Budapeşte'yi sahiplenmiştik. Herkes üzerine aldığı şehir ve o şehrin bulunduğu ülke hakkında, çalışarak, kitaplar, atlaslar karıştırarak İstanbul'da hazırlandı. Gerekli haritalar, kitapçıklar bulunmuş ve kendi torbalarımıza yerleştirilmişti.
Bir şehre, diyelim ki Floransa'ya gittiniz. Orada nereleri görmek gerektiği hakkında, kafileden birinin fikir sahibi olması ayrı bir konfor. Ölçüyü kaçırıp rehberinize:
– Bu şehrin yiyecek nesi meşhurdur? Çok pahalı olmayan lokantalar var mı, diye sormak bile iyi geliyor insana.
Aile rehberinizin tökezlediği de oluyordu ara sıra. Biz Gülseren Hanım'la daha önce de gittiğimiz için Paris'te rehberlik bana verilmişti. Bir akşam üstü:
– Haydi, Saint Antoine Kapısı'na gidelim, dedim. (Paris'in de Topkapı, Edirnekapı gibi şehre girilen kapıları var, Saint Antoine da bunlardan biri.) Tuhaftır, etrafta kaleye, hapishaneye benzer bir yapı yoktu. Çocuklara çaktırmadan, hapishanenin ne tarafta olduğunu sordum bir Parisliye. Adam hayretle baktı bana.
– Mösyö, İhtilal'den hemen sonra, o 1789 yılında Bastille'in yıkıldığını sahiden bilmiyor musunuz, diye sordu.
– Öyle miii? Bilmiyordum, dedim ve müsaade istedim.
O gün, doğrusu çocuklar hiç de eziyet etmediler bana. Cehaletimle eğlenme faslını sonraya bırakmışlar. İstanbul'da iyice tadını çıkardılar.
– Paris'e, Bastille'i de görmek üzere gidiyorsanız mutlaka babamla gitmelisiniz, türünden zevzekliklerle.
*
Bayram değil, seyran değil... deriz; bırakın enişteyi şimdi. Önümüz bayram, ama bayram yerine giden yok, millet seyrana çıkıyor. (Seyran «temaşa» ve «gezip dolaşma» demek).
Daha dede olmadan kurulmuş, torunlu hayellerim vardı benim. Biri de, torunlar on yaş civarına geldiğinde (90'lı yıllar, demek ki ben de 60 civarında olacaktım), güzel bir minibüsle biz (yani dede ve torunlar) Anadolu'da bir görme-tanıma yolculuğuna çıkacaktık.
Çocuklara olduğu gibi, daha önceden ben onlara da görev dağıtacaktım:
– Sen İzmir'i, sen Denizli'yi, sen Isparta'yı, Antalya'yı, Adana'yı, Urfa'yı, Antep'i, Diyarbakır'ı, Van'ı, Kars'ı, Erzurum'u ve ilah... çalış, diyecektim.
Bir yere gidince, bize, tarihî kalıntıları, mimarî eserleri, varsa müzeleri, yerli yemekleri, çarşı pazar özellikleri, hatta kalacağımız oteline kadar, şehrin görevlisi kimse, o rehberlik edecek.
İnsan gördüğü, bildiği yeri daha kolay sever ve benimser. Şehir şehir tanıdığınız bir memleket sizin daha çok vatanınızdır.
Bu hayali gerçekleştiremediğim için üzgünüm. Torunların biri bitirdi, ikisi üniversite öğrencisi. Şimdi koydunsa bul bakalım onları!
Ama kabahat onlarda değil, dedelerinde!