Tayyip Erdoğan'a bir teklif

Bir kanepede Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal'ı yan yana oturmuş sohbet eden iki dost gibi görünce, (Birkaç gün önce gazetelerde rastladığımız fotoğraflarda) içimden tartışma kavramını bir çeşitleme gibi işlemek gelmişti

Bir kanepede Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal’ı yan yana oturmuş sohbet eden iki dost gibi görünce, (Birkaç gün önce gazetelerde rastladığımız fotoğraflarda) içimden tartışma kavramını bir çeşitleme gibi işlemek gelmişti (Radikal, 7 mayıs).
Boylu boslu, gösterişli, Allah için yakışıklı, sözü sohbeti dinlenir iki insanımız. Birini başbakan, diğerini muhalefet lideri konumuna getiren de, hareket noktası olarak nihayet bizleriz; bu toprağın bütün insanları.
– Tamam, demokrasi birden çok fikirle ve partiyle mümkün olan rejim. Tamam, aranızda tartışmalar, anlaşmazlıklar olması da anlaşılır, beklenir bir haldir. Ama savaşma noktasına gelmiş iki memleketin birbirine horozlanan liderleri gibi selamı sabahı kesmenin anlamı ne olabilir?
Bu vesileden faydalanarak günümüz siyaset önderlerine, tartışmak fiilinin işe yarar, yorulmaya değer, sonuç verir asıl tarifini de, hatalı ve zararlı tariflerinden sakınalım dileği eşliğinde, hatırlatma cüretinde bulunmuştum. ABD Başkanlık seçiminde iki liderin, netice açıklanır açıklanmaz kitlelerin huzurunda dostça selamlaşıp görüşmelerine duyduğum gıptayı da açığa vurarak.
CHP Genel Başkan İletişim Koordinatörü Baki Özilhan’dan nazik bir mektup aldım.
– Mektubunuzu Baykal okudu, diyor. El ense çekme ve itişip kakışma şeklindeki tarifler uyarınca davranmanın liderlere yakışmadığını söylemekte haklısınız. Sayın Baykal da size hak veriyor.
Öteden beri dile getirdiklerine benim de şahit olduğum tekliflerini tekrarlayarak, Baykal demiş ki kendisine: «Sayın Başbakan’ın da uygun göreceği televizyonda, evet diyeceği moderatör, gazeteci ve yazarların da katılımıyla tartışalım. Devrim de katılımcı, moderatör veya programın akil adamı olsun!»
Bir de şartları var:
– «Ama bu önerilerimize rağmen Sayın Başbakan tartışma yerine hakaret etmeyi, suçlamayı seçerse, konuştuğu dilden yanıt verme, kendimizi savunma hakkımızı da kabul etsin!
*
Müsaadeleriyle ikisine de bir teklifte bulunayım. Sözlüklerimizde yeri olmayan moderatör kelimesinin anlamı «Kendisine, tarafları itidale davet etme yetkisi verilmiş (kimse)» demektir.
İtidal ise siyaset dünyasının, daha doğrusu hayatın olmazsa olmazlarından biri: «Aşırıya kaçmama, ölçüyü elden bırakmama, gerekli kıvamı, yani soğukkanlılığı koruma» demektir.
Baykal ile Erdoğan «yaşça» küçüklerim olur benim. Biri, ilkokulu bitirdiğim yıl, diğeri kızımla aynı yıl dünyaya geldiler. Türk geleneğinden insanlardır. Yaşlıya saygısızlık etmezler.
Üçümüz belli aralıklarla ekranda buluşup konuşalım. Biri, yaşını başını almış bir ağabey sıfatıyla orada olur. Gerekli gördüklerimizi de çağırırız sohbete.
Tayyip Bey ne der acaba?

Mehmet Yılmaz’dan bir uyarı
Meslekten olanlar bilir. Çok satan gazetelerin yazarları da daima çok meşguldür. Mehmet Y. Yılmaz benim yazdığımı göremez elbette, ama siz hatırlarsınız. Fransa Cumhurbaşkanının eşi Carla’nın, modelliğinden kalma alışkanlık ve tavırlarla ekranlarda, gazetelerde her gün «arz-ı endam» etmesini, Fransızlar gibi ben de ayıplamıştım (Radikal, 7 mayıs).
Mehmet farklı düşünüyor. O bilakis Fransa’yı tanıtım dosyalarının içine Carla’nın CD’sinin konmuş olmasını doğru bulmuş: «Fransa’nın halkla ilişkiler uzmanlarının yaptığı aslında doğrudur» diyor. Şunu da ekliyor:
– «Fransızlar kızacaklar belki ama, Carla Bruni olmasaydı son yıllarda dünya basınında Fransa kendisine bu kadar yer bulamazdı. (...) Fransa’nın tanıtımı için Carla’nın CD’lerine elbette ihtiyaç var. (Ve şu cümle:) «Ama bu işte bir sorun var ki o da Carla’nın İtalyan olması!» (Hürriyet, 11 mayıs).
*
Türkiye’nin en çok satan (bana sorarsanız haberi yayım gücü fazla satış oranını da çok aşan) gazetesi Hürriyet’tir. Mehmet Y. Yılmaz da bu grubun ağırlıklı yöneticilerinden biri. Siyasî liderlerimizin onun değerlendirmesini elbette ciddiye almaları gerekir... de, ben bunun başımıza daha neler getirebileceğini düşünüyorum.
İster misiniz, bizim gelecek vaat eden genç siyasîlerimiz de hem kendilerini halka daha sevimli göstermek, hem de Türkiye’yi dünyada daha ilgi çekici kılmak için Sarkozy’nin Carla’sı ve Berlusconi’nin «bakan yapacak» kadar beğendiği hanımlar türünden genç kızlarla evlenmeyi tercih eder olsunlar. Ve o hanımların cazip fotoğrafları Hürriyet’in birinci veya son sayfalarının sağ üst köşesinde boy göstermeye başlasın?
Evet, ister misiniz?

Dil Yâresi
* Temsa Global, bir Sabancı Grubu kuruluşuymuş; şehir  otobüsleri üretiyor. Biri Mısır’da üç fabrikaları krize rağmen maşallah harıl harıl çalışmaktaymış.
Kendi Ar-Ge merkezlerinde, 300’ün üzerinde mühendis her şeyiyle «yerli malı» olan bir şehiriçi otobüs üretmişler. 46 ülkeye otobüs ihrac eden Temsa, yeni otobüsüyle mağrur: çevreci Euro 4 motörü, yüksek tavanlı geniş iç hacmi, güçlü klima ve ısıtma sistemi, ergonomik koltukları ve bilhassa üç adet basamaksız düzayak kapısıyla, 12 metrelik bir otobüs. Türkiye’de de toplu taşıma ihtiyacını karşılamada rol alacağı besbelli bir taşıt.
CEO Mehmet Buldurgan «Maliyeti rakiplerimize göre yüzde 20 ucuz, diyor. İlk 25 araç önümüzdeki günlerde İngiltere’ye gönderiliyor. Bu uzun ömürlü aracın rakiplerine göre bir üstünlüğü de, onlardan 800 kg daha hafif olması.» Otomotiv pazarımızda ihracat yılın ilk üç ayında düşerken, Temsa Global’in ihracatı yüzde 50 artmış.
– Güzel haber de, Dil Yâresi’nde ne işi var, diye soracaksınız.
Otobüsün, Temsa markası dışında bir de adı var. Başlıca özelliği ve benzerlerinden asıl üstünlüğü «Yüzde 100 yerli üretim» niteliği olan otobüsün adı ne, tahmin edebilir misiniz?
Edemezsiniz ben söyleyeyim:
– Avenue. (Türkçe okunuşu da «avönü» olmak gerekir.) Bakalım nasıl söylenecek?
Yabancıların söylemekte güçlük çekmeyeceği acar (isterse «akar» okunsun), ada, anka, atak, atlas... gibi bir ad olamaz mıydı?