Televizyon, göğe kancalı halat atmış da yıldızları yere indirmek ister gibi...

Gazetedeki köşesinde ben yarın akşam şu televizyon kanalındayım, diyen; televizyon programında, dün gazetem bilmem ne de yazdığım gibi, diye devam edenlerden hazzetmiyorum.

Gazetedeki köşesinde ben yarın akşam şu televizyon kanalındayım, diyen; televizyon programında, dün gazetem bilmem ne de yazdığım gibi, diye devam edenlerden hazzetmiyorum. Ayrı ayrı işler bunlar ve bence en sevimsizi de, eş dost meclislerinde, gazetedeki yazısından ekrandaki marifetinden söz etmek...
Ama bugün biraz da ben görgüsüzlük edeceğim. Hoş görmeyin sakın! İnsan evladının bir zaafıdır, alışkanlık haline getiririm, diye korkarım.
Epey oluyor, bir hanım okurum telefonla aradı.
– Hakkınızda bir düşündüğümü söyleyeceğim, müsaade var mı, dedi.
– Buyrun, emredersiniz!
– Kuzum Hakkı Bey! Ne işiniz var sizin, Okan Bayülgen'in programında? Siz orada ne arıyorsunuz, diye sorabilir miyim, devamlı bir okurunuz olarak.
Adını söylemişti telefonu açar açmaz. Yaşını ve işini de ilave etmesi elbette gerekli değil. Ama ses tavrından ve kullandığı kelimeelerden, yaşıtım değilse de, yaşça bir yakınımla konuştuğumun farkındayım.
– Orada sizi arıyordum, diye cevap verdim hanım okurumun sualine.
– Nasıl yani? O programın stüdyo misafirleri, gördüğüm kadarıyla üniversite talebelerinden ibaret. Lise öğrencilerini almadığınız gibi, üniversite mezunları da olmuyor sanırım. Ben nasıl orada olabilirdim ki...
– Evinde, geceyarısından sonra televizyonunun karşısında oturmuş, ekranda olup bitenleri seyreden bir hanımefendiden bahsediyorum ben de... Stüdyodaki bir üniversiteliden değil, dedim!
Bir sessizlik.
– Tam ne dediğinizi anlayamadım Hakkı Bey. Bir daha söyler misiniz?
– Ben, bildiğiniz gibi gazeteciyim. Üniversitede talebeyken, o tarihte yeni kurulmuş olan İstanbul Radyosu'nda çalışmaya başladım. Gazetecilikte yarım asrı devirdim. İşim gazete okuruyla, radyo dinleyicisiyle, televizyon seyircisiyle. Onlarla bir yerlerde buluşmam, ilişkide olmam lazım. Anlatabiliyor muyum?
– Onu anladım da, bana bir şey diyordunuz.
– Ha, evet! İçime doğdu zahir, yazılarımı okuduğunuzu sanki biliyor ve Hanımefendi acaba beni televizyonda niye seyretmiyor, dinlemiyor diye merak ediyordum. CNN Türk yayına başladıktan sonra beş yıl, her cumartesi akşamı saat 21.00'de orada yüzlerce ünlüyle konuştum. Misafirlerim, sizi de ilgilendireceğini umduğum değerli yazarlar, besteciler, icracılar, oyuncular, gazetecilerdi.
– Biliyorum.
– Hanımefendi arayıp sormadığına, hiç ses vermediğine göre, demek ki benim sohbet programıma hiç bakmıyor, acaba neleri seyrediyor, dedim. Ve Okan'dan gelen teklifi biraz da siz (Sizler) ondan yana bakıyorsunuzdur, diye kabul ettim. Nitekim, bakın beni aradınız.
Bir kısa sessizlik daha. Sonra gülümseyen, hesap sormaktan vazgeçmişe benzer nazlı bir ses:
– Biliyor musunuz, size laf yetiştirmek de kolay değil yani!
*
Hanımlar, Beyler!
Ben televizyonda Muazzez Abacı'yı dinliyordum. Sertab Erener'i, Kayahan'ı, Zerrin Özer'i, Fatih Erkoç'u, Sezen Aksu'yu, Zuhal Olcay'ı ve diğerlerini. (Hepsini sayamam, aklıma isimler hücum ediyor.)
Son zamanlarda «Bilmem ne Star» programlarında müptedi yarışmacıları dinlemem isteniyor benden... Bizden, diyelim...
Oyuncu diye -hiçbirini kınamıyorum amma- mankenleri, şarkıcıları, türkücüleri, yakışıklı delikanlıları, güzel genç kızları seyretmem isteniyor benden... Hepimizden aslında!
Ekranı tiyatro eğitim merkezlerine çeviren yarışma programları bile seyrettik.
Sahnede ve buzda dans yarışmalarının sonu gelmiyor. Göbek dansından tangoya, halk oyunlarından modern dansa kadar.
Marifet sahipleri, mucitler harıl harıl yarışmakta. Hepsini seyretmeye yetişemiyorum, belki hiç bilmediklerim de var.
Bir sirke ilk defa İstanbul'da, çocuklar görsün diye gittim. Selim torunun bir sirk maymunuyla çekilmiş fotoğrafını saklıyorum. Paris Sirki'ne gittim. Danimarka'da üniversite öğrencisi Serdar oğlumla gittik. Çocuklarım ip cambazlarını gördü, torunlara gösteremedim diye üzgünüm. Televizyondaki Ünlüler Sirki'ni keşke hiç seyretmeseydim.
Halden anlamıyor değilim, ama bir yandan da isyan ediyorum. Oyunculuk, şarkılar, dans, insanda hayranlık uyandıran sahne marifetleri, hele sirk çadırları, hele sirk çadırları!.. Bütün bunları, seyrederken ıstırap duyulacak hale getirmek şart mıydı? Güzellikleri kitlelere sunmak değil bu yapılanlar, sahnede, salonda, pistte, çadırda seyrinden zevk alınır ne varsa hepsinin sonunu getirmek, topunu birden bitirmek demek.
Çocuğun eşyayı, insanları tanımasında, yaşamayı öğrenmesinde; büyüğün haber almasında, bilgilendirilmesinde, yaşama sevincinde rolü, etkisi, işlevi nedir televizyonun? Burada pijamasıyla kılıksızlığı ve saygısızlığı, arkadaşının suratına fırlattığı kirli çorabıyla iğrençliği, hali tavrıyla güldürmeye niyetlenip de müptezelliği temsil eden bir televizyon-dizi kahramanına duyduğum isyanı dile getirmeye çalıştım.
Yükseklerde yer edinmiş güzellikleri, değerleri, ucu kancalı halat atarak adeta aşağılara çekmek istermiş gibi bir hali var, televizyon denilen aletin. Dilerim zararı, kendi sonunu getirmekten ibaret kalır.
Ya da televizyon düşünenlerin zihnine bir küşayiştir gelir. İnsan evladının ne yapacağı belli olmaz!