Televizyondan gazetecilerin ve siyasetçilerin de alacağı dersler var

Yazmak ve söylemek fiilleri arasında bocaladığım oluyor. Kabahati hafızada bularak, itibarımı korumaya çalışıyorum. Biraz daha aç bu söylediğini derseniz, bazen lafa davranırken, ben bunu daha önce söylemiş veya yazmış mıydım, diye tereddüde düşüyorum.

Yazmak ve söylemek fiilleri arasında bocaladığım oluyor. Kabahati hafızada bularak, itibarımı korumaya çalışıyorum. Biraz daha aç bu söylediğini derseniz, bazen lafa davranırken, ben bunu daha önce söylemiş veya yazmış mıydım, diye tereddüde düşüyorum.
Bu halimin bir sebebi hafızamın giderek zayıflaması ise, ondan daha az etkili olmayan ikinci bir sebebi daha var: Torun takımı tekrar zaafını gösterdiğimde, bunu yüzüme vurmaktan ayrı bir zevk alıyor, denebilir. Anlatırken, sık sık tekrar çukurlarına mı düşüyorum, bilmem ki! Kardeşimden, kızımdan, oğlumdan, Gülseren Hanım'dan gördüğüm bir muamele değildi bu.
Siz onları haklı bulsanız da, ben biraz yadırgıyorum. Asıl önemli olan, size bir şeyler anlatırken tekrara düşmemektir benim için. Onlar beni parayla almadılar. Ama siz gazeteyi alırken bir para ödüyorsunuz. Aynı şeyi benden birkaç kere dinlemek ve okumak için değil herhalde.
Başta Genel Yayın Yönetmenimiz İsmet Berkan olmak üzere, Çiğdem Anad'ın, Müjde Ar'ın (Bu seçkinler yanında kimbilir daha kimlerin?) benim yaşımda olan ve ancak bu tempoda davranabilen acezeye dinozor adını layık (veya «katlanılabilir») görmelerine ve işimize hâlâ son verilmeyişine bakarak ben de haddimi bilip -değil mi efendim- hafıza zaafımı belli etmemeye özen göstermeliyim.
Bu her zaman o kadar da kolay değil, ama takdir elbette efendilerimizindir.
*
Benim televizyona mübalağa üzre itibar edişimin başlıca sebeplerinden biridir. Evet, bu çok güçlü ve etkili iletişim aracı, seyircisine haber vermekte, yapılan yorumları aktarmakta, bilgilendirme yanında onları eğitmekte, oyalamakta ve eğlendirmekte müstesna bir yere sahip.
Bu kadarla kalmıyor ama... Onlara örnek de oluyor. İddialı görünüp ürkütmeden bir hayat tarzını, davranış biçimini aşılıyor, öğretiyor, benimsetiyor.
Bir anlamda televizyon seyircisi'ne de dönüşen millet, birbirine nasıl muamele edeceğini, eşitini-büyüğünü-küçüğünü birbirinden nasıl ayıracağını, sevgisini-öfkesini-şikâyetini nasıl dışa vuracağını, seyrederek, dinleyerek ekranda olup bitenlerden ve görüp seçebildiklerinden öğreniyor.
Hadiseye bu gözle de bakmadıkça, insanlarımızın bir Seda Sayan'la niye bu kadar çok ilgilendiklerini anlayamazsınız. Gözlerini ondan ayıramıyorlarsa güzelliğine, kıyafetlerine, sesine hayran olmaktan önce ve çok, onu tanıdık ve kendilerine yakın buldukları içindir. Seyretmekle kalmayacak, bundan böyle çevrelerindeki insanlarla onun tarzınca ilgilenecek, dert dinleyecek, herkesin yardımına koşacak, erkeklere benzer gözle bakacak, davranışlarını ve söyleme tarzlarını da, becerebildikleri ölçüde ona benzetmeye çalışacaklardır.
Müjde Ar da reyting yapıyor, değil mi? Ondan da etkilenecekler, gazozunu açtırma'nın yeni öğrendikleri anlamını unutmayacak, ama onun annesinden «Aysel!» diye söz edişini benimsemekte güçlük çekerek, hep olduğu gibi «Gız ana!» demeye devam edeceklerdir.
*
Yarışma programlarında da, televizyonların seyircisinin tercih ve kabullerinden etkilenişine dair faydalı örnekler var.
M. Ali Erbil'in Çarkıfelek'ini geçiyorum, çünkü o daha çok bir Memmet Ali Şov'du.
Galiba en uzun ömürlüsü Kim 500 Milyar İster? adlı programdı. Hiç biri bu yarışma kadar uzun sürmedi.
Buna dönmek üzere bazılarını hatırlatayım size. Metin Uca'nın sunduğu Passaparola mesela, hâlâ devam ediyor. Sebebi? Bence sunucusu! Yarışmaya katılanlara sevgiyle bakan, onları hoş tutan ve belli ki kazanırlarsa mutlu olan bir televizyon kişiliği.
Ben, Beşe Gidenden Akıllı Mısın? adlı, ilköğretim çocuklarının da yer aldığı, bir yarışma programına katıldım. Tolga Gariboğlu da, ödülü ödeyecek sponsorun değil, sevimli bir tavırla yarışmacıların yanındaydı.
Geçenlerde Acun Ilıcalı'nın sunduğu Var mısın, Yok musun? adlı ve para ödüllü yarışmadan övgüyle söz ettim burada. Reytingiyle de iyi sonuçlar alan bir program. Acun yarışmacılarla adeta bir klüp oluşturmuş. Kötü kişi rolünde, yarışmacıyla pazarlığa girişen ve hiç görünmeyen bir maliyeci var.
Kenan Işık'ın sunduğu Kim 500 Milyar İster? bu tarzın bizdeki rekortmenidir. Başarı sebebi bence, yarışmacılarına bakarken sunucunun gözlerinde hiç eksik olmayan sevgi parıltısıydı. Hep söyledim.
Bütün dünyada çok tutulmuş olan En Zayıf Halka adlı program bizde ilgi görmedi. Sebep, sunucuya biçilen rol yüzünden Hülya Uğur Tanrıöver'in yarışmacılara haşin davranmasıydı.
Cuma akşamı Fox'ta ilk defa Şansa Bak! adlı bir yarışma programını seyrettim. Sunucu, eski futbol hakemi ve spor sohbetçisi Ahmet Çakar'dı. Yarışmacılar iki hanım ile, hakeme durmadan «Hocam!» diyen Adil Bey adlı biri. Sunucunun tavrı saygısız ve haşindi. Sona kalan Adil Bey'le pazarlığı çirkin denecek kadar alelade. Hayır, bu program o sunucuyla ilgi görmeyecektir.
Besbelli ki bizde seyirci, programda misafir edilenlere kötü muameleden hiç hazzetmiyor. Kesin bir tercih bu.
Gazetecilerin, televizyoncuların, reklamcıların, siyasetçilerin ve bilcümle yöneticilerin, halkla ilişkide olan herkesin dikkate alması gereken bir eğilim. Çok anlamlı bir uyarı.