Teröre karşı pijamalı Gaffur

Aramızda günün telaşına kapılmayanlar da var. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı adaylığına kilitlenmeyip, bana göre de daha önemli, daha meraka değer konular üzerinde duruyorlar.

Aramızda günün telaşına kapılmayanlar da var. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı adaylığına kilitlenmeyip, bana göre de daha önemli, daha meraka değer konular üzerinde duruyorlar.
Mesela Akşam'cılar!
Bakmayın Serdar Turgut'un dünkü yazılarından birinde (Bir genel yayın yönetmeni ki gazetesinde her Allahın günü, onun imzasıyla iki yazı yayımlanabilmektedir.), evet dünkü yazılarından başyazımsı olanında, AKP'nin seçim başarısının perde arkasını araştırıyordu. (Daha az iddialı ve doğrudan Serdar Turgut kartvizit başlığıyla yayımlanan ikinci yazısının konusu «Milliyet'e tavsiyeler» idi. Kısası, bizi taklit etmekle kalmayın da, siz de yeni bir şeyler yapın, diye onları uyarıyordu.)
Beni ilgilendiren AKP'nin dikkate, takdire, tebrike, hatta ibrete şayan (yani «layık, değer») seçim başarısının sebeplerine dair araştırmalar ve açıklamalardı. Turgut, başyazı tarzı yazısında bu konu üzerinde duruyor. O da dahil, anladığıma göre Akşam'cılardan bir ekip (Ali Saydam ve İsmail Küçükkaya da aynı konu üzerinde duruyorlardı), AKP seçim kampanyasının perde arkasında kalan asıl yöneticileriyle konuşmuşlar: Genel Başkan Yardımcısı ve Seçim İşleri Başkanı Elazığ milletvekili Necati Çetinkaya ile Genel Başkan Yardımcısı, Tanıtma ve Medya Başkanı Prof. Edibe Sözen.
Ali Saydam, Edibe Hanım'ın şu sözünü tekrarlıyor: «İnsanlar artık imaja aldırış etmiyor, gerçekliğe dönüş var.» Ve Ali Bey soruyor: «Can Kozanoğlu değil miydi, bu kavramdan Cilalı İmaj Devri diye söz eden?»
Çetinkaya anlatmış, partililerin, evlerinden çıkamayan engellileri tek tek ziyaret edip onlarla kucaklaşmalarını. Akıl hastahanelerini ziyareti de ihmal etmeyişlerini. Turgut, CHP Genel Başkanı'na da bu çalışmalar hakkında bilgi edinmesini salık veriyor.
Aynı Turgut bir de, Edibe Hanım'dan öğrendiği şu ayrıntı üzerinde duruyor:
– Avrupa Yakası adlı dizi Güneydoğu'da çok popülermiş. Özellikle de dizideki Gaffur karakteri oralarda çok sevilmiş. Diziden sonra Gaffur adı verilen çocuk sayısı artmış.
Şu cümle o yazıdan: «Terörün sosyal temellerine müdahale edilecekse, bunun içinde popüler kültür ile ilgili yapılacak müdahalelerin de önemli rolü olacaktır.» Söyleyen Genel Yönetmen Serdar Bey Dostum. Sanırım ben iyi anlayamadım. Seçmenlere mavi kalın çizgili pijamalar dağıtılmasını mı tavsiye ediyor dersiniz? Bunun dışında Gaffur o dizide, bir çeşit köyün delisidir. İnsanlar, sırtından çıkarmadığı pijaması dışında neyine heves edebilirler?
Seyreyle sen gümbürtüyü!
Ben haberi dünkü Sabah'ta gördüm. Prof. Zafer Üskül'ü severim. Sevmekle kalmam, Bülent Tanör'ü talefonun öbür ucunda bulma şansım kalmayalı beri, Anayasa'yla ilgili cevabını çıkaramadığım bir sual varsa kafamda, Zafer Bey'i ararım.
Ersan Atar konuşmuş kendisiyle. Üzülerek tahmin ederim ki, çok gürültü çıkaracak bir uyarıda bulunuyor Zafer Hoca.
En kısa ifadesiyle:
– «Bize renksiz bir anayasa lazım, diyor.
Okuyunca meşhur tekerleme geldi aklıma: Yerden göğe küp dizseler / ... / Alttakini bir çekseler / Seyreyle sen gümbürtüyü!
Gazeteci soruyor:
– Sivil ve renksiz bir anayasa istiyorsunuz, nasıl bir şeydir bu?
– Demokrasi dışı yöntemlerle yapılmayan; herhangi bir ideolojiyi öngörmeyen, dayatmayan bir anayasa, diyorum. Anayasamızda Atatürk milliyetçiliği var. Birçok maddesinde. Yeminde de var. Atatürk ilke ve inkılapları var. Bu kavramlar, Anayasa Mahkemesi'nce kanunların denetlenmesi sırasında temel alınıyor. Oysa ideolojiler siyasî partilerin işidir. Farklılıklar, partilerin farklı ideolojileri benimsemesinde ortaya çıkar. Ama anayasa bütün bu ideolojilere eşit mesafede durmalı, yani renksiz olmalıdır.
Şunu da eklemiş Zafer Üskül:
– Mustafa Kemal Atatürk başkadır, Kemalizm veya Atatürkçülük başka bir şey. MGK'yı anayasal olarak, Askerî Yargıtay'ı kurum olarak kuran, düşünce özgürlüğünün önüne sınırlar koyan 1961 Anayasası'dır. Millî Güvenlik Kurulu'nun da anayasa da yer alması şart değil; ayrı bir yasayla düzenlenebilir.
Prof. Zafer Üskül'ün bu teklifi sükûnetle dikkate alınırsa hepimiz düşündüğümüzü söyleriz, diyeceğim. Bu, alınmazsa susarız anlamına gelmez elbette.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Gözde Şeker)

  • CNN Türk ekonomi servisinde muhabir olarak çalışıyorum. Bir konuda size danışmak istedim: «Önümüzdeki on yıl» ifadesi mi, «Gelecek on yıl» ifadesi mi daha doğrudur? Soyut-somut kavramlar, içinde bulunduğumuz zaman- henüz başlamamış olan zaman ayırımları açısından, iki kelime arasında fark var mıdır?
    – Bir kaynağa bakarak cevap verme imkânım yok. Cevabını aradığım bir sual de değil, bu sorduğunuz. Gelin birlikte düşünelim.
    «Geleceği parlak bir genç» deriz de, «Önü parlak bir genç» demeyiz. «Gelecekten ümitliyim» denir de, «Önümüzden ümitliyiz» denmez. «Geleceği parlak» ve «Önü açık» deriz.
    İlk anlamları açısından da ÖN, «Yakın gelecek zamanı», GELECEK, «İstikbali, âtiyi, ileride gerçekleşmesi beklenenleri» ifade eder, denebilir.
    Bilgisayar becerim olsa, eski yazdıklarımdan örnekler aramaya çalışırdım. Düşününce bana, önümüzdeki günler ve gelecek yıllar demişimdir gibi geliyor. Yani önümüzdeki, gelecek'e nispetle daha yakın zamanı ifade eder, diyorum.