Tıp her gün gelişiyor. Biz her gün yaşlanıyoruz. Bu ikisi buluşmalı!

Bir gün gelir insana, öbür insanlar, «Yaşını maşallah hiç göstermiyorsun!» demeye başlar. Güzel tarafı, görünür bir rahasızlığın yok, anlamıdır. Ama muzır tarafı da var:

Bir gün gelir insana, öbür insanlar, «Yaşını maşallah hiç göstermiyorsun!» demeye başlar. Güzel tarafı, görünür bir rahasızlığın yok, anlamıdır. Ama muzır tarafı da var:
– Belli etmemeye çalışıyorsun, iyi de ediyorsun amma... Biliyor musun, adamakıllı yaşlandın artık, demeye de gelir bu laf.
Benim için bir yenilik değil. Epey zamandır işitirim bu iltifatı. Zamanla kuru bir teşekkür ve emanet bir tebessüm yerine, kısa bir vaazla mukabele eder oldum ben bu iltifata.
Diyorum ki:
– Yaşarken neler öğreniyorsunuz. «Malûm-ı âlîniz hayat aslında bir mekteptir. Hayatın her şeyinden olduğu gibi ilminden de istifade etmelisiniz.
Karşımdaki laf kalabalığından yılmadıysa, aşağıdan alıyorum:
– Beyefendi, hanımefendi, kardeşim, kızım, çocuk! Tıbbın çağdaş imkânlarından faydalanmayı ihmal etmeyin! Kendi sağlığınızla, hiç değilse otomobilinizin bakımı kadar olsun ilgilenin. Hekime gitmek için hastalanmayı beklemeyin.
Benim kalbim, Allah razı olsun Doktor Mordo Bey’e emanettir. Ben, altı ayda bir «mevcutlu olarak» Zeynep Kızımla birlikte Mordo Bey’i ziyaret ederim. Hiçbir şeyi asla ihmal etmediği kadar, gösterişi de hiç sevmeyen bir hekimdir dostum Mordo Bey.
Dedem, babam, ağabeyim yaşında hekimlerim oldu benim. Dr. Refet Bey dedemin arkadaşıydı. Prof. Osman Barlas anamın yaşıtı. Sabahattin Kerimoğlu, Cihat Abaoğlu, Bedii Gorbon, Osman Yemni, Kâzım Dağyolu... gibi hocalar daha çok ağabeylerim sayılır.
Şimdiki hekimlerim çocuklarım yaşında. Hocalardan Işık (ortopedi), Aksel (nöroloji), Hakan (nöro-şirürji) Beyler var, kapılarını çaldığım. Ömer (dahiliye), Aziz (her çeşit kesip-biçme, yani cerrahi), Murad (cildiye) Ahmet (diş hekimi) Beyler var. Sonuncusu torunum Eren; o henüz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi. Hocaların beni emanet ettikleri asistan aynı zamanda. (Yakında beni, annesi Zeynep’in sultasından o kurtaracak.)
Dikkatinizi çekerim, yedi hekim saydım, onlara muhtaç oluşumun sıklığını dikkate alarak. Beni bir iki defa muayene ve tek bir defa ameliyat edenleri de yazmaya kalkmadım; birisini atlar mahcup olurum, diye. Saydıklarım, teşhis koyan hekimler değil; «tabib-i müdavî»lerimden, beni tedavi eden hekimlerden söz edebiliyorum burada.
*
«Hakkı’nın bakımı» konusunda yarenlik ederken, sizlere bir taraftan da yaşlanma dersleri verebildiğimi umuyorum.
Bu, adeta ayrı bir meslek veya öğrenilmesi gereken bir zanaat aslında; «sanat» demeyi tercih edenler de olabilir. Hiç yadırgamam.
Şemseddin Sami, ihtiyar kelimesi sahibü’l-ihtiyar («Seçme hakkına sahip bulunan kimse») deyişinin kısaltmasıdır, diyor. Eskiden tramvay durakları Mecburî ve İhtiyarî adıyla ikiye ayrılırdı. Biz mecburî’yi bilirdik de ihtiyarî’yi çoğumuz durak tabelalarından öğrenmişizdir. Mecburî kaydı bulunan yerlerde vatman, tramvaydan inecek veya durakta bekleyen yolcu bulunmasa da, bir an için olsun duracak; ihtiyarî’lerdeyse durmayı gerektiren bir hal olup olmadığına kendisi karar verecektir.
Evet ihtiyardan ihtiyarî’ye geçtik. Konumuza dönelim.
Şunu da ekleyeyim söylediklerime. Kayınbabam Dr. Murat Bey (Cankat) cerrahî hocasıydı. O nesillerde mektep medrese görmüş herkes Türkçe’yi iyi konuşur ve doğru yazardı. Murat Baba da benim işini ciddiye alan Türkçe hocalarımdan biriydi.
Bir örnekle söyleyeyim:
– Lisan derken, evet «a» biraz uzundur, ama «i» değil, dedi bir gün. Limon’un «li»si gibi telaffuz edeceksin lisan’ın ilk hecesini.
Eski (Arap alfabesinde yer alan) harfleri okuyup yazmayı bilenlerin, Türkçe’ye Arapça’dan ve Farsça’dan gelmiş kelimelerle daha barışık olduklarını da hatırlamak lazım. Arapça gramerde (sarf ü nahiv) behreleri olduğunu da unutmamalıyız.
Murat Baba’ya saygıda kusur etmeyerek, haydi ihtiyar yerine yaşlı diyelim, desem sebebini merak edebilirsiniz. Rahmetli büyüğüm bir gün de bana:
– Hakkı, dedi; bir ehemmiyeti yok amma, ihtiyar insanlara yalnız hitap ederken değil, onların yanında «ihtiyar» kelimesini kullanmak bile ayıplanacak bir dikkatsizlik, hatta saygısızlık sayılır.
Ben bu ikazdan sonra fark etmeye başladım, yaşlıların yanında ağzından «ihtiyar» kelimesini kaçıranların hemen toparlanıp «Affedersiniz, yaşlı diyecektim» diye yanlışlarını düzelttiklerini.
Şunu da söylemeden geçmeyeyim. O gün bugündür ben, ihtiyar kelimesinin niçin ayıp olduğunu, ne sebeple saygısızlık sayıldığını anlayabilmiş değilim.
Hemen de aynı anlamda söylenen Koca kelimesinde mesela, bir saygı ifadesi bile var. Koca Reis, diyoruz. Koca Reşit Paşa, demişiz. Evet, bu kelimenin «büyük, iri, ulu» gibi anlamları da var. O da kocakarı derken saygı yanını fena halde kaybediyor. Ben koca ve hoca kelimelerini severim. Yeri gelince «kocca» diye şeddeli söylemeye de bayılırım.
İyice dil yâresi havasına girdik. Dil dostlarından rica ederek bağlayayım:
– İhtiyar ve yaşlı kelimeleri arasında benim bulup da çıkaramadığım anlam veya derece farkı nedir ve nereden gelmektedir? Bilen varsa, bana da öğretmelerini rica ederim ki bütün dostlarımıza duyuralım.
*
Bu yaşlanma derslerini isterseniz bir seminere de çevirebiliriz. Bir uzman devreye girerse veya benden daha yaşlı ve tecrübeli bir... yaşlı okurum, diyelim (Ben ihtiyar kelimesinden de kolay kolay vazgeçmeyeceğim galiba) bize katılmak isterse, kenarda durup onlarla okurlarımı zaman zaman Cihannüma çercevesinde buluşturmaya hazırım. İnsan ömrünün uzadığından, daha da uzayıp yakın gelecekte 120’lere dayanacağından bilim-insanları bile emin görünüyor.
Buradan ve bu yolla, yani fanileri çokyaşlılık konusunda şimdiden bilgilendirerek, insanlığa hizmet mi ederiz, yoksa gelecek nesillerin derdini artırmış mı oluruz bahsini de, derslerden önce gene burada açar konuşuruz.
Bir pazar sohbetinde.