Tiyatrocu «organik aydınlar»

Bir şey diyeyim mi size ben? Toplum olarak içimizi karartacak olaylar ve haberler yaratmakta üstümüze kimse yok maşallah!

Bir şey diyeyim mi size ben? Toplum olarak içimizi karartacak olaylar ve haberler yaratmakta üstümüze kimse yok maşallah!
* Türkan Saylan örneğini alalım. Toplumun büyük bir kesimi onu kaybedişimize besbelli ki sahiden üzüldü. Nihayet içimizden birinin de olumlu anlamda simgeleştiği keşfedilmişti sanki.
Hem üzüldük, hem de bu keşif sebebiyle sevindik.
Mümin diye adlandırmaya çalıştığımız gazetelerden saygısızca ses verenler çıktı. Evet, Saylan darbecileri yadırgamaz gibiydi, diyenler de oldu.
Ardından hükûmet cânibinden bir ses gelmeyişi, dinî törene Millî Eğitim Bakanı HANIM’ın bile katılmayışı dikkatimizi çekti.
Nedir ki, keyfimizi kaçırmak için elden gelen yapıldıysa da, Türkan Hatun’un sağlam yapısı ağır bastı, içimiz pek kararmadı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde açılan «Korsan Kitaplar Sergisi»nde teşhir edilen 1 milyon kaçak kitap arasında Türkan Saylan’ın yazılarından derlenmiş bir cilt bile vardı.
* Siyaset ile Askeriye arasında bir sinerji oluşmak üzere galiba, diye derince bir nefes almamızla, siyaset ile Yargı arasında bilmediğimiz bir mesele mi var, diye sormamız bir oldu.
Ergenekon davası yargı mensuplarından çok siyasetçiler arasında tartışılıyor. Savcının biri tutturmuş, Cumhurbaşkanı hakkında «evrakta sahtekârlık» davası açmalıyız, diyor.
Bir başka savcı beş DTP milletveklini ifade vermeye davet edeceğini açıkladı ve bir kıyamet de orada koptu: «Dünyada gitmeyiz!» diye.
Anayasa’da mutlaka değiştirilmesi gereken maddeler bulunduğu konusunda «Hayır, yanılıyorsunuz!» diyen yok. Ama Bir araya gelip çalışmaya başlayalım» teklifine olumlu cevap veren de yok. Mesela askıda.
* Ekonomi krizi dünya çapında; eğilimine göre global diyen de var, küresel diyen de. Öyle bir şey yok, diyene rastlamadık. Bu sefer de, o meseleden bizim nasibimiz ne olacak (Yani «teğet mi geçecek, kazık mı girecek?») konusunda birbirimize düşüyoruz.
* Tiyatrocuların öncülüğünde kültür-sanat camiası Galatasaray’dan Taksim’e yürüdü. Gülriz Sururi orada konuştu, okumuşsunuzdur. Ellerindeki pankartlara baktım: «Düşünce özgürlüğü!» diyorlar; «Aydınlık yarınlar!» diyorlar; «Seyirci kalmayın!» diyorlar...
Müminler kanadının en aklı başında olanı diye bildiğimiz bir gazetede, «Araştırmacı-Yazar»lardan biri bu gösteriyi şöyle değerlendirmişti: «Kemalist ideolojinin yetiştirdiği organik aydınlar gibi, organik sanat esnafı da çoğunlukla darbeci bir zihniyetin devam ettirici şartlarını ortaya koyma işlevi görmüşlerdir. Bu esnafın en belirgin özelliği, topluma tepeden bakmaları ve toplumun demokratik tercihlerini her fırsatta aşağılamalarıdır. (...) Bu tür kişiler arasından, isimlerinin bütün şaşaasına rağmen gerçek sanatçı çıkabilme olasılığı çok ama çok düşüktür» (Yeni Şafak, 20 mayıs).
*
Yazı içinde yayımlanan fotoğrafa, «organik esnaf» arasında kimler varmış? diye baktım.
Ön safta gördüklerim, soldan sağa bakın kimlerdi: Macide Tanır, Fazıl Say, Genco Erkal, Gülriz Sururi, Haldun Dormen, Engin Cezzar, İzzet Günay... Gene benim bildiklerimden Zuhal Olcay, Ali Poyrazoğlu, Rutkay Aziz, Müjdat Gezen de oradaydılar.
Hepsi canım ciğerim. Haber verseler gider, o kadar ayakta dikilemesem de bir pencereden onları alkışlardım. Adını verdiklerim başta olmak üzere, o kafilenin her yaptığına katılabilirim.
Yazıya imza atan araştırmacı yazarın adı Enver Gülşen. Daha önce bir yazısını okumamıştım. Siz tanıyor musunuz?

Gazetede sayfa da olabilir

Dereden Tepeden
Aslında gazeteler bir sayfalarını Dereden Tepeden Haberler’e ayırsa fena olmaz. Reklam verenlerin de ilgileneceği bir sayfa olur. 
* Ertuğrul Özkök «Hürriyet’te yazdırmaya başladığı bir köşekadısını (Hani «Yoksa Ahmet Hakan mı?» diye heyecan yaratan) «İslamî kesimin en haylaz, en hergele çocuklarından biri...» diye övdü. Mehmet Barlas soruyordu: «Hergele bir övgü sıfatı mıdır?» diye.
Hürriyet’in, «Köşekadısı ille övülecek biri olmalı» türünden modası geçmiş iddiaları yoktur ki. Vaktiyle Pako diye seslendikleri evcil ve sevimli bir köpeğin (Ruhu şâd olsun!) adını da köşe yazarı adı olarak kullanmalarına, «sıra onlara kadar geldi mi?» diye ben (Canlılar arasında «öteki» yaratma ayıbını da göze alarak) itiraz etmiştim de, köpeğin sahibi ve düşüncelerinin tercümanı olan Bekir Coşkun Hürriyet’te yazmama kararı alarak Ertuğrul Özkök’ü bile heyecanlandırmıştı.
* Ben, büyükbabam Hakkı Bey’in aynaya yansıyan görüntüsünü hiç bilmem. Ben doğmadan o ölmüş. İnanır mısınız, Bağlarbaşı’nda büyümüş bu İstanbul çocuğunun fotoğrafı da yok. Ekmeğin karneye bağlandığı savaş yıllarında kullandığımız nüfus cüzdanında da yoktu.
Dedesinin fotoğrafını göremeyen ben, bundan 47 milyon yıl kadar önce yaşamış büyüklerimizden birinin fotoğrafını, dünkü gazetelerde gördüm. Pek tabiîdir ki iskeletinin fotoğrafıydı. Boyu hakkında kıyaslama imkânı yoktu, ama kafası timsahı veya kertenkeleyi andırıyor. Kolları bizden kısa, bacakları daha uzun; gene beşer parmakla sona eriyor. Bizim büsbütün yoksun kaldığımız tarafı, bacak boyunun iki misli kuyruğu.
Ecdat fotoğafı saklamakta gayretkeşlik iyi bir şey değil anlaşılan.
* Tarihçi-gazeteci Murat Bardakçı evlenmiş, saadetler dilerim. Ben onu tanıdığımda 5 yaşındaydı. Anacığının gözü aydın! Eşi Ayşegül Hanım’a selam!
Benim tarihçi-gazeteci (ve çok yetenekli yazar) dostum Reşat Ekrem Koçu (1905-1975) hiç evlenmemişti. Yeni Sabah’ta müthiş yazı dizilerini yayımlamıştık. Günlük yazmak istemedi.
Yakından tanıma zevkine erdiğim üçüncü tarihçi-gazeteci İlber Ortaylı’yı da ezelî bekarlardan sanıyordum. Üçlü tamamlandı diye almıştım elime kalemi. İşin uzmanına Allahtan ki sordum. Vaktiyle evlenmiş. Hatta, Allah bağışlasın güzel ve değerli bir kızı da varmış. Mutluluğun bir üst derecesidir, ki darısı Murat’ın başına!