TSK'yı unutmuşum, bağışlayın!

Cihat Baban'ın bütün çömezleri gibi ben de güne, okur nâmelerine göz atarak başlarım. Bizi hoş tutanlara tek tek teşekkür edemesek de, onlar bilir haklarındaki düşüncelerimizi ve duygularımızı.

Cihat Baban’ın bütün çömezleri gibi ben de güne, okur nâmelerine göz atarak başlarım. Bizi hoş tutanlara tek tek teşekkür edemesek de, onlar bilir haklarındaki düşüncelerimizi ve duygularımızı.
Dün azarlama tertibinden nasibime iki nâme düşmüştü:

* Osman Coşkunoğlu, «Bay-kal’a ne kadar büyük haksızlık etmişsiniz...» diye girmişti söze. Önce e-postanın tepe noktasına baktım. Azarnâme’den bir suret de İsmet Berkan’a gönderilmiş. (Usul budur: mektup iki nüsha olur, biri şikâyetçi olduğunuz kişiye, ikincisi onun âmirine gönderilir). Mektuba dönmeden sayfayı çevirip sonundaki adrese de baktım: «CHP Uşak Milletvekili / AB Uyum Komitesi Üyesi / Türkiye-AB Parlamento Komisyonu Üyesi». Osman Bey’e zahmeti için teşekkürler. Azarnâme, dedim çünkü hazret, sizin yaptığınız iş «Bir yarışmayı (herhalde ekran yarışmalarından söz ediyor) izleyen jüri üyeleri gibi olmaz!» buyuruyor. Deniz Bey’i eleştirmeden önce, en azından CHP’li bir milletvekiline danışmalısınız, diyecek de o kadarına cesaret edememiş.

* Orhan Köseoğlu, «Liderlere hitaben <Bu kadar kalın kafalı olmayın!> başlıklı yazınızı takdirle karşıladım» diye başladığı mektubunu şöyle bitirmiş: «Hayret ettiğim husus şu oldu; Baykal’ı tenkit ederken klasik düşünce kalıbınızdan çıkmıyorsunuz da, Başbakan’ın < Alçaktır, hatta namussuzdur> diyen üslubunun zarafetine hiç dokunamıyorsunuz.»
Haksızlık ediyor. Mektubunun tarihi 25 ağustos. Bu köşede 23 ağustos günü yer alan, «İki büyük ilahiyatçımızdan Tayyip Bey ile ilgili bilgi rica edeceğim» başlıklı ve her zamanki gibi Hakkı Devrim imzalı yazıyı görmemiş, okumamış. Metinde denilen şuydu: «Ramazanda tek perhiz yemek değil, bildiğime göre. Küfürlü kâfirli siyaset kavgaları da Ramazan adabına aykırı değil mi?» (Başbakan o ağır sözleri Ramazan’ın ilk günü sarf etmişti.)
*
* Bana dün doğrudan değil de, bir anlamda dolaylı olarak seslenen üçüncü kişinin okurlarımdan olduğunu «ümit» edebilemiyorum. Adı İlker Başbuğ’dur; rütbesi orgenerallik, vazifesi Genel Kurmay Başkanlığı. Benim ömrüm yeterse belki emekli olduktan sonra yazılarıma vakit ayırabileceği günler de olur.
Paşa, mutaden 30 Ağustos’ta beklenen demecini vermekte nedense acele etti ve dün konuştu:
– Anayasamıza göre «Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir. Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk tarafından bizlere emanet edilen (...) Türkiye Cumhuryeti’nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir» dedi.
Kültür farklılıklarına saygısını söyledi ve ekledi: ancak bunlar siyasal kimlik haline gelmesin!
Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasın, dedi ve şöyle tamamladı: Törer faaliyetleri zinhar hoş görülmesin!
Tartışma özgürlüğünde aşırıya kaçılmasın da dedi ve sözünü, TSK’nın «Türk milletinden aldığı güçle (...) üslendiği her görevi başarıyla yerine getirmeye devam edecektir» diye tamamladı.
Parti sözcüleri de hemen atıldılar ve «Gördünüz ya Paşa bizi destekliyor» anlamına gelebilecek laflar etmeyi denediler. Dişe dokunur bir şey söylemediler.
Onlara bir diyeceğim yok. Ama Başbuğ Paşa’dan özür dilemeliyim. Ben «Bu kadar kalın kafalı olmayın!» başlıklı dünkü yazımda AKP’den, CHP’den, MHP’den ve DTP’den -yani Meclis’teki siyasî partilerden- söz ederken, TSK’yı da anmam gerektiğini unutmuş ve ihmal etmişim.
Kusurumu hatırlatmış oldular. Teşekkür ederim. Lütfen beni bağışlasınlar!

Bu mucizenin adı da Acun’dur
Bana «2008,2009 döneminin Türk televizyonlarındaki yıldız programı hangisiydi?» diye sorulsa, cevabım «Acun Ilıcalı’nın Show TV’de sunduğu Var Mısın Yok Musun? adlı program» derim.
Mehmet Ali Erbil Çarkıfelek programının yeryüzündeki en başarılı sunucusuydu, diye biliyorum. Acun’un da Var Mısın Yok Musun?’da aynı başarıya eriştiği inancındayım.
Pazartesi akşamı Reyhan Hocahanım’ın yarıştığı program da olağanüstüydü. Televizyoncularımızın Acun’dan alacakları çok ders var, gibi gelir bana.

Dil Yâresi
Yunanca yer adları
* Anadolu yakasında Libâde adlı bir semt bulunduğunu, okurum Teoman Torun’un dikkati çekecek kadar derli toplu mektubundan öğrenmiştim. O, adın otobüs ve durak levhalarında Libadiye’ye dönüştürülmüş olmasından şikâyetçiydi.
Libâde’nin Farsça lebade’den («yağmurluk») türemiş ad olabileceğini söylüyordu Teoman Torun. Ben de Yunanistan’daki Boiotia şehrinden (Levaddia veya Livadhia da yazılırmış, diyerek) söz etmiştim (Radikal, 21 ağustos).
En sevdiğim şey oldu ve bu yazışmaya bir okurum daha katıldı. Gümülcine (Yunanistan’da geçerli adıyla Komotini)’den yazan Fatih Nazifoğlu, diyor ki:
– «Levaddia şehrinden (Yunanca, «d» peltek telaffuz edilerek Livadya okunur) bahsederken anlamını bilmediğinizi yazmışsınız. Dil Yâresi’ne benim de bir katkım olsun.
«Livadya şehrinin eski adı Mideia’ymış. (<d> sesi gene peltek). Bu şehrin adı daha sonra, Atinalı Levados’un şehir halkını eski yerlerinden alıp şehrin şimdi bulunduğu ovaya yerleştirmesinden sonra ve Levados’a atfen Levaddia olarak değiştirilmiş. Bütün bunlar MÖ 13 ila 12. yüzyıllar arasında olmuş.
«Yani kısaca Livadya adı (Bir parantez daha açıp Lebadya diye okunmadığını, çünkü Yunanca’da <B> harfinin <V> telaffuz edildiğini de belirteyim) muhtemelen İngilizce’ye aktarılırken <V>ye çevrilmemiştir. Mesela sizin Boiotiya diye yazdığınız ad da (Aslında <Viyotiya> diye okunur ve ikinci <i> harfine vurgu yapılır) Levados’tan geliyor. (Bu arada Yunanca <livadi> kelimesi de var. Bu da <çayır, otlak, mera> anlamına gelir.) Saygılarımla.»
*
Teşekkür ederim Fatih Bey! E-posta adresinizi not ettim. Yunanca’ya dair öğrenmek istediğim bir şey olursa , müsaadenizle size soracağım. Boğazlı Rum dostlarımdan kimse kalmadı. Selamlar!