Tuğba ile mülakat çok güzeldi

Salı günü Melek'e bir «TELAYNAK» notu vermiştim; Uğur Dündar'ın Tuğba Özay'la yaptığı mülakata dair (Arena, 15 ekim, CNN Türk). Yeri yetmediği için kullanamayacağını telefonda söyledi bana.

Salı günü Melek'e bir «TELAYNAK» notu vermiştim; Uğur Dündar'ın Tuğba Özay'la yaptığı mülakata dair (Arena, 15 ekim, CNN Türk). Yeri yetmediği için kullanamayacağını telefonda söyledi bana.
Dün Sabah'ta «Senin yerin Dobra Dobra, Bay Dündar» diye bir yazı başlığı ilişti gözüme; Ergun Babahan imzalı.
– Uğur Bey, anlaşıldı ki senin muhatabın kadın programı yapımcıları, gazeteciler değil. Sen peynircileri, lahmacuncuları bas ve «cesur gazeteci» diye dolaş, gibi laflar edilmiş.
Cengiz Semercioğlu, «Hapse girmiş ünlü bir modelle ilk mülakat dünyanın her yerinde ilgi çekecek bir haberciliktir. Biz mesela, magazin servisi olarak Dündar'ı kıskandık» dedikten sonra, şunu da söylüyor:
– Babahan, iyi ki bu röportaj Sabah'ta yayımlanmadı, diyor. Davayla ilgili sual sormadığı için de Dündar'ı eleştiriyor.
Medyatava'dan öğreniyorum ki, Uğur, Sabah'ın Genel Yayın Yönetmeni de olan Babahan'ı telefonla aramış, ama konuşmaları mümkün olmamış.
Ben tansiyonun birdenbire niye bu kadar yükseldiğini anlamadım. Söz konusu programı seyrederken notlar bile almıştım. Uğur, fazla müdahale etmeden, muhatabını serbest bırakmıştı, rahat konuşsun diye.
Tuğba'da konuşuyordu Allah için. İki özdeyişini not ettim:

  • «Öldürmeyen acı güçlendirir.» (Bu, Nietzsche'dendi).
  • «Küçük soyguncular içeride volta atarken, büyük soyguncular dışarıda cirit atıyor.» (Bu da galiba Tuğba'dan bir özdeyiş).
    Benim de üç diyeceğim var bu konuda:
  • Uğur, kendisine Paşakapısı Kadın Tutukevi'nde Tuğba Özay'la konuşma izninin, dava konusu olan suçtan söz edilmemesi şartıyla verildiğini söyledi o akşam.
  • Tuğba, ana-babasından söz ettiği saniyeler hariç, hiçbir zaaf göstermeden, kendine acımadan ve acındırmaya hiç tenezzül etmeden, bütün sualleri cevaplandırdı. Söyledikleri, içinde özeleştirilere de yer verdiği, dinlemeye değer şeylerdi.
  • Bu çocuk ileride, içinde yaşadığı dünyayı anlatan bir kitap yazarsa, ondan pek çok şey öğreneceğimi bilerek, hemen alır, okurum.
    Tutukluluğu sona erdiğinde, Uğur ile birlikte Ergun Bey'i de çağırıp, Tuğba ile dörtlü bir sohbete de şimdiden varım.
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Ali Ünal)
  • Birleşik fiillerle ilgili olarak arkadaşımla şöyle bir ikileme düştük. «Seve de bilir» ile «Sevebilir de» arasında bir vurgu farkı olduğunu düşünüyoruz. Ancak, yazılış olarak ikisinin de doğru olup olmadığından emin değiliz. Sonunda sizi arayalım, dedik. Bizi aydınlatabilir misiniz?
    – Yardımcı fiil olarak bilmek, «yapma gücünde olmak» anlamına gelir. Sevebilir de, «sevmesi ihtimali var» demektir. Seve de bilir ifadesinde, üzerinde durulan tek ihtimal sevmek değil; bu, şıklardan biri olarak değerlendiriliyor; ilgisiz kalma, nefret etme gibi ihtimaller yanında sevme ihtimalinin de göz önünde bulundurulması tavsiye edilmektedir.
    Dil bilimi uzmanı olmadığım hemen anlaşılıyor değil mi? Sualinize biraz da mantık yardımıyla cevap vermeye çalıştım.
    Tekne müthiş, adını sevmedik
    Türk tasarımcıları yepyeni bir tekne düşünmüşler. Biri, ODTÜ öğretim üyesi, endüstri ürünleri tasarımcısı Dr. Hakan Gürsu; diğeri, yardımcısı (o da tasarımcı) Sözüm Doğan. Fotoğrafları yoktu dünkü haberde (Radikal, 17 ekim). Tez zamanda görüntüleriyle de tanışırız bu iki değerli tasarımcının.
    Tasarlanan teknenin resmi vardı gazetede. Yelkovan kuşu gibi hafif ve hızlı, bir uzay aracı gibi sağlam ve güvenilir bir tekne izlenimi uyandırıyor insanda. Bir direği ve iki yanda göğe doğru uzanan, uçakları hatırlatır kanatları var.
    Ben tekne resmi varsa bakmadan geçemem. Haberi okumayan olmuştur diye kısaca söyleyeyim. Bu tekneleriyle iki tasarımcımız 2007 İDA («Uluslararası Tasarım» Oscar'ları sayılan) ödülünü kazanmışlar; iki ödül birden, En İyi Tekne ve En İyi Ulaşım Aracı ödülleriymiş kazandıkları. Yarışmaya bu yıl 32 ülkeden 1000 küsur proje katılmış. Kazananlara ödülleri mayıs 08'de New York'daki törende verilecekmiş.
    Teknenin özelliklerini de sayayım size:
  • Güneş ve rüzgâr enerjisiyle hareket ediyor.
  • Karbondioksit üreterek çevreyi kirletmiyor.
  • Seyir halinde deniz suyunu tatlı suya çeviriyor.
  • 18-20 deniz mili hız ve gece-gündüz yolculuk yapabiliyor.
  • 32 metre boyunda, olağanüstü dengeli, manevra yeteneği yüksek bir yolcu teknesi.
    Tekneye Volitan adı verilmiş. Bu, Akdeniz'de yaşayan tek uçan balık türünün adıymış.
    *
    Gene dün, Kanada'da yaşayan okurum Kaya Gülaçtı'dan bir mektup aldım. O da Radikal'de görmüş bu sabah ödüllü tekne haberini ve fotoğrafını.
    İki tasarımcımızla gurur duydum, diyor; ama Volitan adını okuyunca yüzümü ekşittim. Yutkundum. Eğitimli eğitimsiz halkımızın yabancı hayranlığına ne diyeceğimi bilemedim. Volitan herhalde Latince kökenli bir kelimedir. Bizimki bir beyin tembelliği mi nedir? Bu önemli tasarımın, niye kökenini hatırlatan bir adı olmasın? Halbuki biraz tarih araştırması yapsalar, kamuoyunun önüne harika adlarla çıkabilirlerdi. O zaman ODTÜ de onlarla daha çok övünmez miydi? (Bu arada Kanada'da yaşayan Türkler arasında, çocuklarına ad koyarken Mert yerine Matt, Can yerine John, Yasemin yerine Jasmine adını tercih edenleri de kınıyor benim okurum.)
    – Yelkovan adına ne dersiniz? Denizin bir karış üstünde uçan, Orhan Veli'nin de sevdiği kuştur. (Gün olur, alır başımı giderim / Yelkovan kuşlarının peşi sıra.)