Tuncay?ın görüntü-analizi

Psikanalizi biliriz de görüntü-analizini bilmiyorduk, diyeceksiniz. Psikoloji hocası Dr. Acar Baltaş, Tuncay Güney?in ekrandaki görüntülerine bakarak, akıl sağlığı hakkındaki teşhisini söylemiş (Milliyet, 15 ocak).

Psikanalizi biliriz de görüntü-analizini bilmiyorduk, diyeceksiniz. Psikoloji hocası Dr. Acar Baltaş, Tuncay Güney’in ekrandaki görüntülerine bakarak, akıl sağlığı hakkındaki teşhisini söylemiş (Milliyet, 15 ocak).  Yeni haber kahramanımızın soyadını başlığa sığdıramadım, bağışlayın! O da artık evladımız sayılır, baksanıza içtiğimiz su ayrı gitmiyor.
Prof. Baltaş’ın koyduğu teşhise dönelim: l Söze sosyopat terimiyle giriyor Hoca. (Sözlükçülere söylüyorum: Perihan Mağden’in yazılarını dikkatle okuyun, diye; onun kullandığı [özellikle İngilizce] psikoloji terimleri bir süre sonra Türkçe’de de benimseniyor, bunları kelime repertuarınıza almakta geç kalmayın!) Ben de kendimce baktım, sosyapati Fransızların psikopati dedikleri arızanın Amerikancasıymış; anlamı psikopatlık; tarifi de kısaca şu: «Belli bir suçluluk olmamakla birlikte toplum düzenine aykırı davranışlarla ortaya çıkan kişilik bozukluğu. Belirgin özelliği, kişinin haz ilkesinin egemenliği altında bir ben’i, fantasmatik bir üstbeni ve suçluluk duygusundan yoksun olmasıymış. Hastalığı kısaca böyle tarif edilen kişilere Fransızlar psikopat derken (daha çok bildiğimiz bir kelimedir), İngilizcede sosyopat denmekteymiş.)
Baltaş Hoca anlatıyor: l Sosyopatlara güvenilmez, onlar da başka insanlar hakkında empati beslemezler. l Çok kolay yalan söyler ve söylediklerine kendileri de inanırlar. Konuşurken jestlerini ve mimiklerini abartmaları önemli ipuçlarıdır. l Güney’in polis sorgusundaki (Bence, sohbetindeki... H.D.) rahatlığı dikkat çekicidir. Elini habire yüzüne götürmesi, gözünü ovması, boynunu kaşıması, bir taraftan da net ifadelerle takıntısız konuşması yalan söylediğinin belirtisidir. l Bu görüntülerden çıkarılabilecek sonuç, Güney’in tek kale oynuyor olması, yani aklına geleni söylemesidir.
*
Baltaş Hoca teşhisini koyarken, Türkiye’yi bütün kadrolarıyla ayağa kaldırıp hop hop oynatacak bir liderde hangi niteliklerinin bulunması gerektiğini de anlatmış oluyor.
Biz burada siyasî önderlerimizin çeşitlemeleriyle günümüzü gün eder ve vatan uğruna bir şeyler yaptığımızı sanarak oyalanırken, demek aslında zaman kaybediyoruz. Bizim, Perihan’ın isabetli deyişiyle nitelikli sosyopatlara  ihtiyacımız var.
Seçimimizi vatan sevgisi, ihtiras, çalışma ve etki gücü, projeleri, hitabetteki mahareti gibi üstünlüklere bakarak değil de, (Yalan zor bulunur bir şey midir? Hayır!) daha ziyade lider adaylarının elini sık sık yüzüne götürme, gözünü ovma, boynunu kaşıma, takıntısız ve fasılasız konuşma gibi alışkanlıklarına bakarak yapmalıyız...
... ki Tuncay Güney gibi bizi etkileyerek olanca gücümüzle harekete geçirebilecek liderlere sahip olabilelim.
Artık bizi nereye götürürse! 

Kim size Atatürk gülmez dedi?
Osmanlı ilk kağıt parayı 1840’ta tedavüle çıkarmış ve kaime adıyla anılan bu banknotları 1863’te tedavülden kaldırmak zorunda kalmıştı. Gene madenî paraya dönüldü.
Sonra 1876’da yendien para basıldı. Savaşlar şu bu derken 1879’da kağıt paranın bir kere daha tedavülden çeklimesi gerekti. Eldeki para Beyazıt meydanında yakılarak yok edildi. Daha sonra Düyunu Umumiye ile anlaşarak, Berlin ve Viyana bankalarına mühürlü sandıklar içinde altın yatırılarak, karşılığı kadar para basılabildi.
Benim bildiğim Cumhuriyet yönetimi Osmanlı’dan hepi topu 158 750 000 liralık kağıt para devraldı. Biz para deyince TC Merkez Bankası’nı bildik.
*
Meral Tamer Dostum dün yeni kağıt paralarımızın nasıl karşılandığından söz ediyordu. Arka yüzde yer verilenleri kimin seçtiği daha önce konuşuldu. Merkez Bankası mı kararlaştırmıştı, bakın hatırlamıyorum.
Bir de «Atatürk eski paralarda böyle gülücük mü yapıyordu? Hiç değil! Atatürk gibi ciddî ve vakurdu» itirazı var. Sevgililer, biz Atatürk’ün de aslında bizim gibi -zaman zaman elbette gülen- bir insan olduğunu ne zaman kabul ederek rahatlayacağız, söyler misiniz? 

Dil Yâresi
Hıncal Uluç’tan yeni icatlar mı?
* Hıncal Uluç her şeye olduğu gibi diline de meraklı bir yazardır. Anlaşamadığımız bazı noktalar var. Ama günümüzde Türkçe konuşup yazan ve kelime seçimi, eski ve yeni dil taraftarlığı, imla kuralları konularında çatıştıkları hususlar olmayan iki kişi arayın, zümrüdüanka gibidir bulamazsınız.
Hıncal’dan bir yazı başlığı: «Viyana’da bir cafe!..» (Sabah, 15 ocak). Kadıköy iskelesinin önünde bir büfe vardı, sandviç yanında çay, kahve de bulunduran. Adı Cafer’in Cafesi’ydi unutmadım. Hâlâ orada mı acaba? Bu da Hıncal’ın Cafesi demek ki...
Ve Uğur Dündar’dan söz ettiği bölümde (şu cümle içindeki) bir acayip kelime: «Bir anchormande olması gereken en önemli özellik onda var.»
Uğur’u anladım da, bu «anchormande» nedir Allah aşkına? Enkırmen diye telaffuz edilen İngilizce kelimeye Türkçe ...de takısının eklenmesiyle yapılmış bir imla düzeni mi? Yani tek kelime halinde, ama baş tarafı İngilizce, son hecesi Türkçe yazılan bir hilkat garîbesi mi?
Osmanlıca’da yok muydu Arapça-Farsça-Türkçe kelime veya hecelerle harmanlanmış karma kelimeler, diyeceksiniz?
Vardı! Öyle devam etme kararı mı aldık? Strip-tease’i Türkçede striptiz yazdığımız ve söylediğimiz gibi, bunu da «enkırmende» diye yazıp söyleyemez miyiz? Sakıncası var mı?