Türk ile Kürt'ten neler doğabileceğinin Hülya Avşar'dan güzel örneği olur mu?

Bir gazetenin okuru, sabahları gazetesini eline aldığında, kendini dostlar meclisinde hisseder mi acaba? Şu anlamda soruyorum.

Bir gazetenin okuru, sabahları gazetesini eline aldığında, kendini dostlar meclisinde hisseder mi acaba? Şu anlamda soruyorum. Evet, bir defa o gazeteyi seçmiş. Daima sebepleri olan bir tercihtir bu. Gazetesinde hadiselerin ne tür bir terazide tartılarak haberleşeceği hakkında elbette fikir sahibidir.
Siyasî iktidara bakışı, daha genelde dünya görüşü bakımından gazete, onu tercih eden okurları için bir ölçüttür.
Siz, günümüzde mesela Cumhuriyet okurları ile Posta okurları birbirine her bakımdan çok benzeyen kişilerdir desem, şu kadar yıllık tecrübeme rağmen bu dediğimi ciddiye alabilir misiniz?
Genel çizgileri dışında, gazetelerin çeşitli özellikleri, şöhretleri, insanlar gibi birini diğerinden farklı kılan özellikleri de olur.
Bu özellikler eskiden daha belirgindi diyenler de var. Bizim eve gelen gazeteler olarak ben, çocukluğumda Akşam’ı, ortaokul ve lise yıllarında Cumhuriyet’i hatırlıyorum. Kendi paramla gazete almaya başladığımda, her gün hepsini görüyordum gazetelerin; ben de gazeteci olmuştum çünkü.
Okur ve gazete! Bu ilişki benim insan anlayışımı etkilemiş olmalıdır. Daha önce durup düşünmediğimi fark ettim.
Düşündüm ki, bu dediğimin aksi de doğrudur. Gazete’nin 400 küsur yıldan beri insanların hayatında hemen her gün artan bir yer ve ciddî etkisi olageldi. İnsan için dünya, ilk etkili iletişim aracı olan gazete sayesinde, gözüyle görüp kulağıyla işitebildiği sınırlı mesefelerin dışında da günbegen yaşanır olmuştur.
*
Gazetenizi elinize alınca önce birinci sayfaya çabucak bir göz atarsınız.
Sayfaları çevirdikçe şehrinizde, ülkenizde, dünyada olup bitene dair haberler gözlerinizin önünden, bir şerit gibi geçer. Herhangi bir gazeteyse elinizdeki okumaya cinayet ve magazin haberlerinden başlarsınız. Bunlardan hemen sonra (son zamanlarda, dikkat ettiyseniz Radikal’de bile) ekonomi haberleri geliyor. Çünkü efendim iş dünyamızın ileri gelenleri (yani reklam verenler) öyle istiyorlar-mış. Sonra şehir, siyaset, Türkiye, dünya haberleri. Sanat ve edebiyat, televizyon, spor haberleri. Şu ve bu ekleri de, gazetenizden sonra sizi beklemektedir.
Sorduklarım, yol boyu sayfa köşelerinde rastladıklarınız. Eski deyişle fıkra muharrirleri, başmuharrir’ler; ki zamanla -terfi ederek mi, tenezzül ederek mi, desem bile- köşeyazarı oldular. Bu yeni sıfatı (mesleği) itiraz etmeden benimsedikleri için ben onlara köşekadısı diyorum. Pek ses etmediler.
Onlarla aranız nasıl, diye sormak istedim. Ama önce, benim de aralarında olduğum köşekadılarını biraz konuşalım.
*
Benim bildiğim, başlarken çalıştığım gazetelerin üç dört köşekadısı olurdu. Seka kağıt fabrikamızın üretimi o kadarına yettiği için, gazeteler haftanın 6 günü 6 sayfa, ancak pazar günü 8 sayfa çıkabilirdi.
Kimlerdi köşekadıları?
O dönem ve öncesinin gazete sahipleri gazetecilerdi. Çoğu da, peder beyden intikal etmiş viranhaneyi satıp, parasıyla ve arkadaşlarının da yardımıyla bu işe girmeye cesaret ederler. Açın bakın basın tarihine, gazeteyi babasından devralmayanlar, üçü dördü bir olup kağıt ve matbaa parasını tedarik edebilenlerdir. Reklamın, basın ekonomisine ciddî bir desteği olmayan dönemlerden söz ediyoruz.
Kabaca şöyle özetleyebileceğim bir düzen. O yıllarda mesleği bu olanlar ve kamuoyuna söyleyeceği bir şeyi bulunanlar girerdi bu işe. Dikkat edin, çoğu zaman gazetenin sahibi ile başmuharriri aynı kişidir. Ve bu başyazar-gazete sahiplerinin hemen hepsi, siyasetle yakından ilgilidir.
Gülseren Hanım’ın dedesi, bence en az gazeteci olan gazete sahiplerinden biriydi. Dergi ve gazete olarak yayımladığı Servetifünun Edebiyat dergisi olarak tarihe geçmiş bir yayındır nihayet. Ama Ahmet İhsan Tokgöz, Abdülhamid’in de, İsmet Paşa’nın da yakın dostudur.
Bir dönem ki gazeteleri ve sahipleri İttihatçı, Dinci, Padişahçı, Kuvvacı, Cumhuriyetçi, Halkçı, Demokrat... diye bilinir. Ve o gazetelerde, o safta yer alan fıkra muharrirleri yazar. Çoğu zaman başmuharrir o gazetenin sahibidir. Ve her gazete, orkestralar, müzik grupları gibi birlikte, ahenk içinde ve topluca ses veren bir bütündür.
Bugün de öyle mi?
Bu sualin cevabını, siz de en az benim kadar bilirsiniz? Eski ile yeni hemen her zaman farklı oluyor. Bu konuda neyin nasıl olduğuna siz karar verin. Ben eskilerdenim. Yani hiç değilse bu konuda tarafım.
*
Radikal gazetesi yazarlarının çoğuyla barışığım. Birkaç ayda bir buluşup konuşur, dertleşiriz sanmayın. Önce fazla yaşlı ve Hürriyet binasında barınır olduğum için (Ertuğrul’a bir kere daha teşekkür ederim. O sahiplenmese yıllar önce ortalarda kalırdım.), Radikal’den fiilen uzakta olduğumu söyleyeyim. Ondan öte yıllar var ki İsmet Berkan’la hiç yan yana gelmedik.
Ama gazete olarak Radikal’i ve bu gazetenin yazarlarının çoğunu sahiden severim. (Bugüne kadar çalıştığın gazeteler içinde en çok sevip benimsediğin hangisidir, diye münasebetsiz bir sual sorarsanız bana, cevabı Radikal’dir.)
Gelelim, köşekadıları içinde bana en iyi gelenin kim olduğuna. Telefonla konuşuruz. 13 yıl boyunca Türker Alkan’la bir araya gelip konuştuğumuz üçü, beşi geçmez. Büyük basın-yayın grubu mensuplarıyız ya! Böyle oluyor.
Bana bu pazar sohbetini yazdıran da, Türker Alkan’ın 2 ekim cuma günü Radikal’in gene «17’nci» sayfasında yer bulan yazısıydı.
Son günlerde gazetelerde rastladığım en anlamlı cümleyi de o yazıda okudum. Türker Bey’in dediği şuydu:
«Hülya Avşar gibi güzel bir kadın <Annem Türk’tü, babam da Kürt> diyor. Türklerle Kürtlerin bir araya gelmesinin nasıl güzel sonuçlar doğuracağının bundan güzel örneği olabilir mi?»
Ben de sorayım: yaşama durumunda kaldıklarımızın bundan daha veciz bir ifadesi olabilir mi?