Türk ve Tuğluk'ta ısrarlıyım

Türkiye'nin bence önemli meselelerinden biri de, siyasetçiler arası iletişimdeki seviye düşüklüğüdür. Siyaset netice itibariyle...

Türkiye’nin bence önemli meselelerinden biri de, siyasetçiler arası iletişimdeki seviye düşüklüğüdür. Siyaset netice itibariyle, evet fikirler, tercihler, yöntemler arası farklılıklara dayanan bir faaliyet alanıdır. Başlıca imkânı ve malzemesi de sözdür.
Peki, siyasette söz neye yarar, diye sorulsa, sualin kısa cevabı:
– Senin yaptığın yanlış, benim söylediğim doğrudur, demeye yarar!.. olabilir.
– Sen şusun, sen busun! dediğiniz an, adımınızı seviyeli siyasetin dışına atmış olursunuz.
Meclis’te bütçe müzakereleri sırasında AKP lideri ve Başbakan Tayyip Erdoğan, yerinden kendisine laf atan CHP milletvekili Kemal Anadol’a:
– Sayın Anadol, biz senin geçmişini biliriz. Senin oradakilerden (Habur’dakileri kastediyor, yanılmıyorsam) pek farkın yok, iyi biliriz seni, iyi! diyor.
Anadol da cevap veriyor:
– Ben senin gibi Hikmetyar’ın önünde resim çektirmedim, diz çökmedim.
Biraz ötede CHP Genel Bakanı Deniz Baykal oturduğu yerden Başbakan’a sesleniyor:
– İşine bak yahu! Aklının ermediği konuya girme. İçinden geçirdiklerini söyle zavallı! Haydi zavallı!
AKP Genel Başkanı Başbakan’ın aklına başka bir şey geliyor. Ne gelirse söylemek, siyaset üslubumuzun esasıdır ya:
– Siz var ya!.. diyor. Sizin mantığınız neye benziyor biliyor musunuz? Atatürk ölene kadar Türk paralarının üzerinde Atatürk’ün resmi, öldükten sonra İnönü’nün resmi...
– Sen oralardasın, oralarda! Atatürkçülüğün bu...
– Siz busunuz!
– Sen Atatürk’ü bırak, Hikmetyar’ı konuş.
*
Bu konuşma tarzı ve üslûbu için çok şey söylenebilir. İçinizden «Ne var? Pekâlâ, seviyeli bir siyasî tartışma!» diyen çıkarsa, benim ona bir diyeceğim kalmaz... Olamaz!
Ne idüğü ettiğinden bellidir vezninde söyleyeyim, aynı Başbakan aynı oturumda TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin’e, oturduğu yerden kendisine laf atan bir milletvekilini şu kelimelerle şikâyet ediyordu:
– Sayın Başkan, siz mi susturacaksınız, ben mi susturayım?
İfadenin üzerindeki örtüyü çekerseniz, çıplak anlamı şudur:
– Gidip adamı bir güzel döveyim mi? Onu mu istiyorsun?
Siyaset, bir memleketin BÜTÜN meselelerinin ele alınıp konuşulduğu, sınır tanımaz bir faaliyet alanıdır. İnsanlararası en nazik ilişkilerden vatana ihanet suçlamalarına, ülkenin ve insanlarının en hayatî meselelerine kadar bu alanda her şey konuşulur, konuşulabilmelidir.
Konular açısından söz konusu olmayan sınır kavramı, sıra konuşma üslubuna gelince olağanüstü önem kazanır.
Sınırı aşanlara, hayatın her alanında rastlanır. Her yerde ve her zaman ayıptır. Ama bazen zararlar da verebilir. Siyasette seviyenin baş düşmanıdır.
Ben de DTP’li Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’u, Leyla Zana ve Emine Ayna’dan ayrı ve üstün (yani tercih edilir) siyasetçiler diye anarken, iyi Kürt ve kötü Kürt diye bir ayırımı aklımın köşesinden bile geçirmiyorum.
Bu değerlendirmeyi gereksiz ve tehlikeli bulduğum için, üzerinde bir kere daha durma ihtiyacını hissettim.

«Hakkı öyle deme, yazma!» ikazı
Düşündüklerimi bazen fazla açık dile getirmemden rahatsızlık duyanlar olduğunu işitiyorum. Yazdıklarımı, demedim yanlış anlaşılmasın. Şayet öyle olsaydı, beni yöneticilere (mesela İsmet Berkan’a) şikâyet edeceklerine, kusurlu veya zararlı gördüklerini önce bana söylemelerini tercih ederdim.
Benden şikâyetçi olanın, bizim iş dünyamızda benden daha önemli biri olduğunu da sanmayın. Selefleri vardı dost olduğumuz. Bir çok konuda benden şikâyetlerini bana söylemeyi hiç tereddütsüz tercih eden; doğrudan bana söyledikleri için saygı duyduğum ve eleştirilerini teşekkür ederek değerlendirdiğim...
Yanlış anlaşılmasın, şikâyet mercii Patron değil. (Büyük Patron’u kastediyorum.) O olsa, başka anlamlara da geleceği için zaten bana söylemezdi, diye düşünürüm. Herkesin çekindiği bir makamdan, vaktiyle benim hakkımda gelen -ve neredeyse bir klasörü doldurduğu söylenen- şikâyetleri, ben başka kaynaktan öğrenip de ısrarla bilmek ve görmek isteyince, itiraf etmek zorunda kalmıştı. İtiraf ederken adeta mahcup bir hali vardı, unutmuyorum. Bana «Yazık ki çok seyrek olarak», bir yazımı beğendiği zaman telefon edip «Eline sağlık Hakkı Hoca!» der, hepsi o kadar.
Önümüzdeki nisan ayında Doğan Grubu’nda yirminci yılımı tamamlamış olacağım. (Burada da bir şikâyetimi söyleyeyim. On yıllıklara kıdem kağıdı verirken, 2000 yılında beni unutmuşlardı. Bu sefer de aynı muameleye maruz kalırsam bir karara varacağım: Demek ki çok yaşlanmışlara da kıdem kağıdı vermeyi nazik bir davranış saymıyorlar. Onlara yaşlılıklarını hatırlatmamak için herhalde. Bir inceliktir.)
Aydın Doğan Patron’dan söz etmişken, bir kadirbilirlik borcumu daha yerine getireyim. Cihat Baban (Son Saat ve Tercüman), Bahadır Dülger (Havadis), Safa Kılıçlıoğlu (Yeni Sabah, Meydan), Nihat Kürşat (Ege Ekspres), Erol Simavi (Yeni Gazete) ve Recep Bilginer (Tasvir) diye de patronlarım oldu benim, yol boyu... İstanbul Radyosu’nda da Mesut Cemil Tel. Rahmetlisi çok bir liste. Bana hiç bir zaman «Hakkı öyle söyleme! Veya yazma!» demedikleri için, hepsine müteşekkirim...
Kim peki, diye de sormayın. Patron değil, dedim ya! 

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Alaz Toker)

* İşyerimiz ikiye bölünmüş durumda. Bir noktanın deniz yüzeyinden yüksekliği anlamındaki «rakım» kelimesinde «a» sesi kısa mı, uzun mu söylenir? Ne dersiniz?
– Bugünün Türkçe’sinde artık «yükselti» dediğimiz ve rakım diye yazdığımız kelime aslında râkım’dır; yani «a» sesi kısa değil uzun. Arapça rakm («yazmak») kelimesinden gelir. Nitekim râkım’ın bir anlamı da «Yazı yazan kimse»dir.