Türkan Saylan, üzerinde durup düşünülmesi gereken bir olgu

Dönüşümün farkında olanlar var aramızda, ama düşündüklerini yüksek sesle söylemekte acele etmiyorlar, gibi geliyor bana.

Dönüşümün farkında olanlar var aramızda, ama düşündüklerini yüksek sesle söylemekte acele etmiyorlar, gibi geliyor bana.
Türkan Hatun’un, neredeyse kendiliğinden oluşmuş bir halk hareketini andıran cenaze töreni hakkında düşündüklerimizi, «Bu kadar seveni olduğunu ben de bilmiyordum» diye geçiştirebilir miyiz?
Atatürk’ün katafalkını Dolmabahçe Sarayı’nda ziyaret edebilmiş, Ankara’ya son gidişinde Sarayburnu’nda onu, esas duruşa geçerek uğurlamış bir Cumhuriyet veledi olarak, 19 Mayıs günü İstanbul’da -denebilir ki doğaçlama, adeta kendiliğinden oluşan- «Türkan Ana’ya son yolculuğunda mümkün son noktaya kadar refakat etme» gayretindeki halka bakarak içimden geçirdiğim şu suale, kimseye danışmadan cevap vermeye çalıştım:
– 1938 kasımında İstanbul’daki o benzersiz cenaze töreninden sonra gördüğümüz ve «Çok kalabalıktı, yakınlardan, tanıdıklardan öte halkın da içinden gelerek katıldığı bir törendi bu» dediklerimizle karşılaştırsak, hangi sıraya yerleştirirdik bu son büyük cenaze törenini?
Hafızamı zorlamaya cesaret edemedim. İşe yarar hatırlama gücüm yok artık. Doğrusu kolay bir sual de değil. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
– Bu uğurladığımız da hiç şüphesiz bir millî kahramandı.
*
Diyeceğimi, lafı kasîdeleştirmeden de söyleyebilmeliyim.
Basın-Yayının olayı okurlarına, dinleyicilerine, seyircilerine aktarışındaki farkı da ayrıca değerlendirmeliyiz. (Tariz veya istihza sanmayın! Basını lafügüzaf ile horlayıp aşağılamayı marifet sanan siyasetçilerin alacağı dersler de var bu hadiseden. Toplum ile basının, aynı duygu ve düşüncede birleşip harekete geçmesi haliydi bütün bir salıyı, adeta gün boyu sürmüş bir cenaze töreni gibi geçirmiş olmamız. Siyaset bilimi seminerlerinde ele alınacak bir olguydu bence.)
Bu arada müminler adına konuşma iddiasında olanların, cami duvarına siyme gayretini sahiden anlamıyorum. Türkan Hatun’un bütün yaptıkları, dinimizin bizden istedikleri değil miydi zaten? Hadisenin siyaset açısından değerlendiriliş biçimlerinden biri de budur, diyorlar. «Ne darbe, ne irtica!» isyanı mıdır, o cepheyi rahatsız eden? Darbeye itiraza itiraz etmezler, evet! Pekâlâ, irticaya sahip çıktıklarını bir kere daha dile getirmek midir niyetleri?
Yarma şeftalinin bir de Türkan Hatun taraftarı ve aleyhdarı cepheleri yaratmak isteyenler varsa eğer, üzerinde durmaya değer hal değildir.
Zihnimizi asıl, hadisenin gerçek anlamını bulup söylemek için yormalıyız. Hadise bana, fert-devlet terkibinde bir dönüşümün, bir aşamanın işaretiymiş gibi gelir.

Şüphe eden yoksa, ne davası?
Bazen insan «Saçmalıyorum galiba!» diye, yaptığını bir kere daha gözden geçirme ihtiyacı duymaz mı? Duyar, derseniz... O zaman da şunu soracağım size:
– Toplumlar, topluluklar da benzer durumlardan geçmez, onların da bazen duraksayıp yaptığını yeniden düşünmesi gerekmez mi?
Türkan Hatun’un aramızdan ayrılışı gündemi zorladı. Yoksa şu günlerde bizim baş meselemiz başka bir sual olacaktı. Bir taraftan oluyor zaten:
– Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yargılanmalı mı, yargılanmamalı mı?
Devlet adamı namuslu olacak, yoldan çıkanın hemen ümüğüne sarılacağız ya! Ee, yarım asırlık demokratlar olarak onun orasını biz de biliyoruz artık, hali...
Vatana ihanet dışında bir sebeple cumhurbaşkanları yargılanamaz! Bu demektir ki hakkında dava açılamaz, hatta soruşturma da yapılamaz. Bu Anayasamızın bir hükmü.
Günlerdir her kafadan bir ses çıkıyor. Konu «Kayıp trilyon davası» adıyla gündemde.
Soruşturmayı isteyen hâkim Osman Kaçmaz, «Şüpheli şüphelidir» diyor. Gül, «Şahsım adına bir endişem yok da, makam yıpratılmasın diye titizlenirim» dedi dün. Özetle muhaliflere göre «Yargılanmalı!»; yarma şeftalinin öbür yarısına, yani muvafıklara göre «Anayasa açık, yargılanamaz!»
Kaç gündür ben de her rastladığıma şunu soruyorum:
– Birader, sen Gül’ün o trilyonun bir miktarını da cebellezi ettiğini düşünüyor musun?
– Yok efendim, hiç zannetmem. Politika gereği bir suçlamadır bu. Benzer şeyler hep söylenmez mi?
Ben, bir cumhurbaşkanımızın böylesine suçlandığını hatırlamıyorum. «Bu dava açılmalı kardeşim!» diyene de rastlamıyorum.
Niçin, ne yapıyoruz Allah aşkına? Onu da anlamıyorum.

Dil Yâresi
* Türkan Saylan Hatun’un ölümünden duydukları acıyı ve ona olan hayranlığını dile getirenler arasında ekranda ilk defa gördüklerim de var. Adlarını bilemedim.
Bana tanıdık gelen ortak yanları gene Türkçe yanlışlarıydı.
– Kullandığı kelimeyi doğru dürüst bilmeyenler arasında birinciliği verdiğim Efendi «Vakur’uyla gitti» diyordu. Vakur («Şerefli, onurlu, temkinli» demek. İsim değil sıfat. «Vakur bir adam» denebilir) Türkan Hatun’u vakuruyla uğurlayan Efendi aslında «Vakarıyla gitti» demek istiyor. (Vakar, «Ağırbaşlılık, haysiyetli ve şerefli olma, temkin» demek.)
– Türkan Hatun’un naaşı Teşvikiye Camii’nden Zincirlikuyu Mezarlığı’na gitmek üzere Halaskârgazi Caddesi’nden geçti. Kulağıma çalınan telaffuz hatalarının birinciliğini kazanan spiker de, o marifeti bu caddenin adını söylerken işledi. Bilindiği gibi Halaskârgazi kelimesinde «l» ince, k’dan sonraki «â» ince ve uzun, g’den sonraki «a» da uzun söylenir.
Bizimki halâs kelimesini düpedüz «kalas» vezninde söylüyor; kâr’ı gökten inen «kar» vezninde; nasılsa gazi’yi «a»yı uzatarak, yani doğru söyledi. Onda da yanılsa ortaya «kalas-gazı»na benzer bir cadde adı çıkacaktı.