Türkçe hatasını ben işlersem...

Bizim Dil Yâresi kutucuğunu bugün geniş tutalım, istedim. Hatalarını söyledim diye öfkelenenler oluyor; Türkçe konusunda bana da neler söyleniyor görsünler, bilsinler diye düşündüm.

Bizim Dil Yâresi kutucuğunu bugün geniş tutalım, istedim. Hatalarını söyledim diye öfkelenenler oluyor; Türkçe konusunda bana da neler söyleniyor görsünler, bilsinler diye düşündüm.
Dün gelen mektuplardan uzunca biri Jülide Sönmez imzalıydı. Okurum 25 yıllık bir spiker; televizyonda da çalışmış; son üç yıldır Radyo Haberleri Biriminde görevliymiş. Fars Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu olduğunu söylerken «Çok yabana atılır biri olmadığımı anlatabilmek için...» demeyi de ihmal etmiyor. Bu, şaka kaldırır, kendini gereğinden fazla önemsemeyen, hoşsohbet biri olduğunun bir belirtisidir.
Yazma sebebi benim bir kelimeyi yanlış söylediğimi yüzüme vurmak isteği.
– Hay hay! Ben ülkemizde böyle bir kusuru kafasına kakılacakların en başında geldiğimi bilmiyor değilim. Buyrun söyleyin, dedim içimden. O zaten başlamıştı, devam ediyor:
– «Nası Yani?» programında konuk sandalyesine oturduktan hemen sonra, ikinci veya üçüncü cümlede «telefatlar» diye bir kelime kullandınız. Size o kelimenin neden o şekilde olamayacağını söylemek ve doğrusunu öğretmek için yazmıyorum. Adım gibi eminim ki diliniz sürçtü. Ancak beni şaşırtan hiç farketmeyerek (ki doğru olan «fark etmeyerek» diye ayrı yazmaktır) konuşmanıza devam etmeniz oldu. Oradaki iki usta (Not. Yıldız Kenter ile Müşfik Kenter’di programın asıl konukları) farkettiler mi («fark ettiler mi» yazılacak) anlayamadım, ama benim sizden beklediğim, anında irkilerek «Ben neler söylüyorum?» şeklinde bir vücut ifadesiydi. (Sanırım, şöyle bir irkilmeliydin, demek istiyor.)
Devamı daha ilgi çekici:
– İşte bu noktada düşünmeye başladım, diyor Jülide Hanım. Bizler, yani işi sürekli konuşmayı gerektiren spikerler, keza hep seyirci önünde olan sahne sanatçıları, gelişmiş bir kendini kontrol gücüne sahibiz. (arada «Bazı son dönem spikerlerini bu sınıfa katmayalım» diyor.) Ben aslında, biraz da yaradılışım gereği eleştirmeyi sevmem. İşi köşe yazılarıyla Türkçe’yi öğretmek ve eleştirmek olan bir üstadı eleştirme fırsatını ele geçirince duramadım açıkçası. (...) Umarım üslubumla kaleminiz kadar iyi olduğuna inandığım kalbinizi kırmadım.
*
Ömrünüze bereket canım efendim! Ben eleştirmek kadar (inanmanızı rica ederek söyleyeyim) eleştirilmeyi de seviyorum; bir ilginin işareti olduğu kadar, söz ve davranışlarımız üzerinde durup düşünmemize vesile verdiği için de...
Hafızamı yokladım, ama orada telefat kelimesini kullandığımı (böyle olunca nasıl bir cümlenin içinde kullandığımı da) hatırlayamadım. Kullandıysam hatalı ifadedir; kullanmadıysam da telefatlar şekli kesinlikle yanlıştır. Harf, huruf («harfler»), hurufat (katmerli çoğulu) hurufatlar (bir daha çoğullama) gibi. Telefatlar diyen Hakkı’nın bu durumda «Kul kusursuz olmaz» meselesinin gölgesine sığınmaktan gayri yapabileceği bir şey yok.
Dikkatiniz ve yazma zahmetiniz için teşekkür ederim.
Not. Yaradılış yazmışsınız. Değişik imla gerektirdiği düşünülen yaratılış ile yaradılış arasındaki farkı sizinle tartışabilmek isterdim. Özellikle fiil hallerini: yaradılmak ve yaratılmak. 

Hrant Dink’in farklı anlamı
Hrant Dink’i unutmayanlara, ırkını sorarak, dinini öğrenerek, tarafını-partisini seçerek değil, insanlara insan gözüyle bakanlara, bu algılama biçiminin toplumsal niteliklerimizden biri haline gelmesi için meydanlarda toplaşanlara, konuşanlara, yazanlara, her yerde ve şekilde gayret sarf edenlere minnettarım.
Hele meydan toplantılarına artık katılamıyorum. Binlerce, gönül ehli-kafa dengi insanla bir arada olma şansını kullanamadığım için de üzgünüm. Cumartesi günü eski dost Nihat Emenli’nin eşi Enise Hanım’ın cenazesindeydik, Bebek Camiinde... Sıkı giyinip soğuğa dayanıyorum da, ayakta beklemek, inanır mısınız namaza durmak bile artık zor geliyor bana. Üç beş dakika sonra, ki ne siz sorun ne de ben söyleyeyim; dayanılır gibi değil...
Televizyonun bana bir faydası da bu oluyor. Olup biteni seyrederken, hele sevdiklerimi de seçersem topluluklara ben de katılmışım, oradaymışım gibi geliyor.
Toplumumuzda ve olumlu yönde çok önemli bir kırılma, tarihî bir gelişme, inanıyorum ki gelecekte de 2006 yılı ve Hrant Dink’in adıyla anılacak. Benim de kısa süre önce tanıdığım Hrant halis bir insandı; dürüst ve haysiyetli bir fikir adamı. Nur içinde yatsın!
*
Aslında bizi üzen bu hâdise üzerinde sebat ve ısrar edişimizin, derin ve uzun ömürlü olacak bir anlamı var. Bir ara kaybeder gibi olduğumuz çoğulcu toplum niteliğimize dönüş sürecedir bu.
Ben evinde, İstanbul’un, Adapazarı’nın, Taşköprü’nün havasını teneffüs ederek yetişmiş bir Anadolu insanıyım. Benim dünyamda ırk, dil ve din farklılıkları, ortaoyunu ve karagöz temsillerinde taklit malzemesi olmaktan öte hiçbir anlam taşımadı. Ailemde ırk, dil, din konularında kem göz ve kötü söz (bir de öğretmenlerimiz aleyhinde en küçük bir ima) ayıpların, yasakların en kötüsüydü.
Hatırlarım ilkokul öğrencisiydik. Arnavutköy’de babaannem pencereyi açıp sokakta patırtı eden Rum çocuklarına gürültü etmemelerini söyledi. Onlar «Madam!» diye başlayarak, efendice özür beyan ettiler. Amcakızımla ben, pencereyi hışımla tekrar açarak çocuklara:
– Madam değil o, hanım! diye hadlerini bildirdik.
Akşam yemeğinden sonra aile meclisince, bir daha hiç unutmayacağımız şekilde azarlandık. Allah için çok utandık. Ve «madam»ın da «hanım» demek olduğunu bir daha hiç unutmadık.