Türkân Hâtun'a şartlı elveda

Girizgâhı olmaz böyle bir yazının. Hepimizi çok üzecek, aynı zamanda durup düşündürecek bir haber: Türkan Saylan (Benim için Türkân Hâtun) yok artık. Güruhumuza son ve okkalı bir tokat daha attıktan sonra aramızdan ayrıldı gitti, demektir bu.

Girizgâhı olmaz böyle bir yazının. Hepimizi çok üzecek, aynı zamanda durup düşündürecek bir haber: Türkan Saylan (Benim için Türkân Hâtun) yok artık. Güruhumuza son ve okkalı bir tokat daha attıktan sonra aramızdan ayrıldı gitti, demektir bu.
Kanserle boğuştu yıllar yılı, yiğitçesine. Ölüme karşı amansız bir savaştı. Ama Türkân Hâtun da savaşmak için yaratılmıştı zaten; yılmadı, sığınmadı, sonuna kadar güler yüzle ve cesaretle savaşını sürdürdü.
Manevî huzurunda bir kere daha saygıyla eğildikten sonra, gelelim lafazanlığa.
*
«İnsan kıymetini insan bilir» diyen bir meselimiz var bizim; Ziya Paşa sırası geldiğinde haşindir; özdeyişi bir de tersinden söylemiş: Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan!
«Biz insan kadrini bilmiyoruz» değil bekli de, «...ama bilemiyoruz», diye bir saplantım var. Hemen her yerde, her badirede insan kıymeti bilmezliğimizin izlerini görmekten kendimi alamıyorum.
Bütün yaptıkları bir yana, Türkân Hâtun «Kız çocuklarımızı da okutalım!» diye çırpınıyordu. Peşini bırakmadığı meselelerimizin, bana göre -son yıllarda- başta geleni buydu. Bir dava insanıydı Türkân Hâtun; son Ergenekon taharriyatında, onu gözden düşürmeye çalışanlara cevap verişindeki sağlamlığı ve soyluluğu fark etmemiş olmak mümkün mü?
Şu bir iki gün yazılacak, çizilecektir. Siz asıl, laf kalabalığı dağıldıktan sonra halimize bakın.
*
Bakın, gelmişi geçmişi hatırlayın! İnsan kıymeti bilirliliğimizin ölçüleceği asıl terazi budur.
Yolboyu kader, birilerini çıkarıyor insanın karşısına. Bir meselemize dikkati çeken, çözüm yollarını gösteren, bize bir dava uğruna birleşme gereğini hatırlatan, bizzat davranarak örnekleşen ve bizi ısrarla bir tür kurtuluşa çağıran... bir insan.
Kıymet bilmek için önümüze düşenin her zaman, bizi yıkılıştan kurtuluşa taşımakla kalmayarak yol göstermeye bugün bile devam eden bir Mustafa Kemal... Ne bileyim, bütün bir halkın sömürgelikten bağımsızlığa -kan dökmeden- geçişini sağlayan bir Gandhi olması mı gerekir?
Ben ilkokula 1935-36 öğrenim yılında başladım. O tarihte bütün Türkiye’deki ilkokul sayısı 6 411, öğrenci sayısı 567 740’tı. Bir başka açıdan bakınca köylerde çocukların yüzde 20’si hiç okula gitmiyor, demekti bu. Ve köy okulu öğretmenleri arasında ilkokul mezunu olmayanlar bile vardı.
Bu noksanı gidermek için Saffet Arıkan, Hasan Âli Yücel gibi sıra dışı bakanlar, Köy Enstitüsü kurumuyla Türkiye’mizi okulsuz ve öğretmensiz köylerden kurtarma savaşına adeta kellesini koyan bir İsmail Hakkı Tonguç... Onların kıymetini pekâlâ bildik işte, diyebilir miyiz?
Bir sual daha:
– İşte Türkân Hâtun! Biz onun kıymetini bildik Allah için, diyeniniz var mı?
Varsa şayet, iyiye, yani Türkân Hâtun’lar bekleyebileceğimize işarettir, ki bizi mutlu eder elbette.
Beni eder!
*
Bir sohbet programı vesilesiyle tanışmış, uzun uzun söyleşip halleşmiştik. Yazık ki bu güzelim Hâtun’dan bütün nasibim bu oldu. Ve birkaç telefon görüşmesi.
Son selamını Serdar Devrim getirdi, bana. Onlar birlikte çalıştılar. «Babana selam söyle, teşekkür ederim. Desteği makbule geçiyor, eksik etmesin» demiş.
Bu bir veda yazısı da değildi. Sıra bana gelene kadar, sözüm söz, onun davalarına -böyle uzaktan uzağa da olsa- sahip çıkmaya devam edeceğim.
Hâtun kardeşime bu şartla ve hasretle, elveda!

Portekiz’le asıl benzeşmemiz
Portekiz Cumhurbaşkanı Silva ve eşi İstanbul’da, A. Gül ve eşi tarafından ağırlandılar. Portekizliler değişik bir hediye getirmişlerdi. «Bir Başka Şehirden Hatıralar» adlı sergi. Bu vesileyle İstanbul ve Lizbon şehirlerinin benzerliği üzerinde duruldu.
1954’te Lizbon’a gittim ben. Türklerden oluşan 400 kişilik bir kafile halinde. Benzerlik o zaman bizi de şaşırtmıştı.
Evet, ikisi de kıyı kenti. (Birinin iki denize kıyısı var). Bir başka benzerlik, ikisi de inişli çıkışlı şehirlerdir. Lizbon’da, denizden 20-30 metre yukarıda, kıyı boyu giden tramvay hattı bile var.
Çarşı pazar, evler, günlük hayat, insanların hali tavrı açısından da benzer iki şehirdir Lizbon ile İstanbul.
Biz o zaman, kafile olarak bir benzerlik daha bulmuş ve bir teşhiste birleşmiştik:
– Yunanlılar ve Bulgarlar da dahil, Avrupa’da Türklere (beden yapıları, renkleri, boyları, halleri, hatta giyim kuşamlarıyla) en benzeyen halk Portekizlilerdir, diye.
Bir Cumhurbaşkanı ve eşi, nihayet iki kişi, burada böyle bir karşılaştırmaya zahir yetmedi.

Dil Yâresi
* Adlar konusunda bir diyeceğim var, ondan başlayalım. Pınar Altuğ ile Yağmur Atacan’ın üç buçuk aylık kızlarının adı Su. (Bu ad yanılmıyorsam Can Yücel’in icadıdır.) Bir toplantıda beraberdik, Selçuk Ural’la bir suale cevap aradık:
– Pınar’a «Su’nun annesi»mi dememiz lazım, yoksa «Su’yun annesi» mi? İlki telaffuz, ikincisi anlam bakımından rahatsızlık verecektir. Sonunda ben «Su kızın annesi!» diyelim ,dedim Selçuk da kabul etti, anlaştık.
* Ve gelelim Yağmur Atacan’ın  kulağına çalınan dil hatasına. İki radyodan biriydi, diyor. (Ben radyolara yetişemiyorum). Ya Mydonose, ya da Power FM imiş. Pazar günü saat 16.00-17.00 arası bir programda spiker, bir cümle içinde şöyle demiş:
– Amerikalı kozmonotlar ile Rus astronotlar...
Bu iki kelime arasında anlam farkı yok. Kısa ifadesiyle «uzay adamı» demek; «Uzay pilotu, uzay yolcusu» da denebilir. Benim bildiğim Fransızca’dan alınmış terimler. İkisi de... Yani köken farkı da yok. Sözlüklerimizin çoğu kozmonot’tan astronot’a gönderme yapar, yani astronot’u esas alır.
Asıl fark Amerikan-Rus çatışmasından gelir. O yıllarda birinin ak dediğine öbürü kara derdi. Spikerin yanlışı şurada: Kozmonot’ta ısrar eden Amerikalılar değil, Ruslardı.