Üçleme: Baykal-İnönü-Franco

Kabahat tek başına Deniz Baykal'da değil. Burada ben de çok yazdım. Evet, hayli zamandır demokrasimiz, tek kürekle ilerlemeye çalışan bir kayık gibi olduğu yerde dönüyor.

Kabahat tek başına Deniz Baykal'da değil. Burada ben de çok yazdım. Evet, hayli zamandır demokrasimiz, tek kürekle ilerlemeye çalışan bir kayık gibi olduğu yerde dönüyor. Şöyle veya böyle Ankara'da bir iktidar daima var, muhalefete gelince, ara ki bulasın!
İsmet Berkan'ın dünkü yazısının başlığı bir sualdi:
– Lider nedir, ne değildir?
Önce «Hayatında bir şey becermiş, başarılı olmuş kişidir» diyordu. Atatürk Çanakkale müdafaasının, 7. Ordu ricatinin başarılı komutanıdır. O yüzden daha sonra liderliğinden hiç şüphe edilmemiştir.
Devam ediyordu: İsmet Paşa bir kere, Ecevit iki kere «seçimde en çok oyu alan lider» olabildiler. «Baykal ise bugüne kadar genel başkan olarak girdiği hiçbir yerel veya genel seçimden birinci olarak çıkamadı.»
Ben de seçim öncesi ve ertesi, çok kişiden dert dinledim:
– Başında Baykal oldukça bu parti iktidara gelemez amma, neylersin ki benim elimde başkasına gitmez... Gene gidip CHP'ye oy vereceğim.
Tuhaf bir tercih ve şikâyettir.
Aslında bir parti başkanının, olumsuz sonuç da olsa, seçmen üzerinde böylesine bir etki gücü bulunması, başlı başına üzerinde durulması gereken bir haldir. Kaldı ki ben, dediğim gibi bütün kusurun Baykal'da olduğuna inanmıyorum.
1950-60 arası fırsat buldukça yazıp söylediğimi, yıllar sonra bir kere daha tekrar edeyim.
Hayli tatsız 1946 seçimi tecrübesinden sonra, 1950 seçimini büyük farkla kaybeden İnönü'nün şahsen siyaseti bırakması, ona sorduklarında CHP'nin de kapatılmasını salık vermesi gerekirdi.
O zaman çok nefes tükettim bu uğurda ben. Tahmin edeceğiniz gibi, ciddiye alıp da kulak veren olmadı. 1960 müdahalesinden sonra İsmet Paşa'nın siyasete devam edeceği anlaşılınca, ben gene heyecanlandım. Bir büyük gazetenin başındaydım, bir başka nam altında her gün yazıyordum, ama yaşım 30'u yeni geçmişti. Yazdıklarımı kimler okurdu bilemem, eş dost arasında savunduğum tezimi, rahmetli Şükrü Baban'dan gayri dinleyen olmazdı.
Sonradan da olmadı, doğrusunu isterseniz. 60'lı yıllarda, tek parti iktidarının öbür adı diktatörlüktür, diye tutturdum. Siz hiç, dikta rejimini çok partili düzene dönüştüren, parti başkanı olarak seçime giren, kaybedince de muhalefet lideri kalmakta ısrar eden «eski diktatör» (Millî Şef'ti bizdeki adıyla) gördünüz mü?
İsmet Paşa 1972'de, yerini Ecevit'e devretmek zorunda bırakılıncaya (88 yaşına) kadar direndi. Ve şerefiyle, vakarıyla köşesine çekildi. Aslında CHP o tarihte de yola devam edecek halde değildi.
O arada tanışma, karşılıklı oturup konuşma şerefine de erişmiştim. Beni hiç azarlamadı. 1968 yılının sonuydu. Pembe Köşk'ten ayrılırken, yanağımı okşayarak beni ödüllendirmekten de geri durmadı, o hayranı olduğum büyük adam.
Daha sonraları, diktatörken, hem de yönetimin başında kalarak ülkesinde demokrasiye geçişi sağlayan bir lider gördük biz: İspanya'da General Franco!
O dönüşümü uzaktan, ama dikkatle takibe çalıştım. Biri çıkıp da, derli toplu bir kitapta anlatmadı bu çok ciddî tarihî gelişmeyi bize. Bazen düşünürüm, Deniz Baykal'dan rica etsem, güvendiği birine bu konuda bir kitap sipariş etmek ister miydi acaba, diye...
İyelik eki -im'i konuşuyoruz
Bekir Coşkun, laf cambazlığı ediyordu dün gene: Sonuna «m»eklemekle kalmayarak, CUMHURBAŞKANI'nın başındaki «c»yi atmış ve UMHURBAŞKANIM yapmış. Ben «Cumbaş» dense de anlarım, diyor. «Bu, E-Muhtıra'dan sonra M-Muhtıra sayılır mı?» diye soruyor (Hürriyet, 31 ağustos).
Şiir yazmak ta böyledir. Şaire «Kelime jonglörü» de derler. Bekir Coşkun da zaten, şiir gibi köşe yazan kadılarımızdandır.
Gene Hürriyet'in, her yazdığını mantık süzgecinden de geçirmeyi ihmal etmeyen bir diğer yazarı, Ahmet Hakan aynı gün:
– Gelin bu olayı vesile sayalım ve bir alaturkalığımızdan daha vazgeçelim, diyor. (Askerler Abdullah Gül'e mutad «Sayın Cumhurbaşkanım!» yerine geçen gün nekeslik ederek bir harf eksik söylediler, «Sayın Cumhurbaşkanı!» diye. Lafa sellemehüsselam girdim, bağışlayın lütfen! Anlayacağınızdan emindim. Hakan devam ediyor) Yani devlet ricaline hitap ederken iyelik eki kullanmayalım! Ama bir dakika! Emekli veya muvazzaf generallerle karşılaştığımızda da Aman Paşam / Yaman Paşam! demekten vazgeçelim. Var mısınız?»
Güneri Cıvaoğlu da mübalağacılığımızdan şikâyetçi. Sayın hitabının yersizliğini söylüyor: «Bay Başkan, Bay Bakan (Mr. President, Mr. Minister), Paşa, Komutan (General, Commander) denir. Hiçbirinin başında sayın hitabı yoktur. Bizde sayın yetmez, -m abartısı da eklenir: Cumhurbaşkanım, Bakanım... diye. Ve yeri gelir soruna dönüşür.» Tavsiyesi tek kelimelik: Sadeleşmeliyiz!
(Fransızlar Mon Général der gibi geliyor bana. Neyse!)
*
Sayın, evet sonradan çıktı, ama biz kimi yerde iyelik ekini çoktan beri kullanırız: Hocam! deriz. Paşam! deriz.
Sınıf kalabalık, hoca orada tek'tir. Bölüklerin bir yüzbaşısı olur. Bir erin komutanına «Yüzbaşı» diye hitap ettiğini düşünebilir misiniz? Albay öyle der.
Rastgele Bakanım! Valim! Başkanım! denmesini ben de yadırgıyorum. Ama galiba bakanlık, vilayet, belediye binalarında görevli olanların ağzında bu hitaplar kulak tırmalamıyor. İşi «Sayın Müdür Muavinim» demeye kadar götürmemek şartıyla.
Ama bütün Türkiye'de herkes, tek bir kişiye (başında Sayın demiş olsa da olmasa da) Cumhurbaşkanım! diye hitap etmelidir, demek gelir benim içimden.
Ülkenizde o tek kişi için, unvanının sonuna eklenecek bir harf, nedret kuralınca bir anlam kazanır ki, söylenmeyince utanırsınız.