Uğur Dündar «çetin ceviz»dir

Her gün 22 gazeteyi gözden geçiriyordum. Hepsine (yani bütün haberlere, fotoğraflara, yazılara... bırakın okumayı ve dikkatlice bakıp incelemeyi, bir göz atayım deseniz saat ve gün yetiştiremezsiniz.

Her gün 22 gazeteyi gözden geçiriyordum. Hepsine (yani bütün haberlere, fotoğraflara, yazılara... bırakın okumayı ve dikkatlice bakıp incelemeyi, bir göz atayım deseniz saat ve gün yetiştiremezsiniz.
Ekleri pükleriyle her gün gözden geçirmeniz gereken gazete sayfa sayısı 600’ü geçer. Bırakın doğru dürüst incelemeyi, sayfa başına 1 dakika ayırsanız bu tomar her gün 10 saat gazete okumanızı gerektirir. Benim atlayarak, ilgi duyduğum haber ve yazıları gözden geçirebilmem için çoğu gün 5 saatten çok vaktimi bu işe ayırmam lazımdı.
Sonunda gazete sayımı 12’ye indirdim. Mümin gazetelerimizden biri kaldı listemde, o da Vakit değildi. Uğur Dündar ve eşi hakkındaki yayınlarını gazetede görmedim de, olay diğer gazetelerde akıl almaz rezalet diye ele alınınca fark ettim.
Bu gazetenin haber diye yazdığı, Uğur ve onun değerli eşi olan hanım kızım başta olmak üzere elbette her okuyanı üz-müştür. O güzel ve üç çocuk anası kızım ki, Türkiye’nin çok ünlü bir gazete ve televizyon şöhretinin eşi olduğu halde, bu yayın organlarında bir fotoğrafını bile göremezsiniz. Ben mesela onun bir gazetede resmini, sokakta kendini görsem tanımam. Adının Yasemin olduğunu biliyorum. Ama ona Uğur’un yanında bile rastlamadım.
Bunları neden söylüyorum. Görünmeyi seven, bunun neticesi olarak mesela magazin haberlerini kaçırmayan okurlar ve bunları kovalamayı görev sayan gazeteciler tarafından gözlenecek, kovalanacak biri de değil.
Demek ki Uğur polisçe, kişi olarak değil ailece gözetim altında yaşamaktaymış. Yani bu haksız fiil yalnız, pislikleri meydana çıkararak kimi kimesneleri tedirgin eden bir gazeteciye karşı değil, kamuyu ilgilendirmediği de bilinen bir aile kadınına, daha doğrusu hepimize, insan haklarına karşı işlenmiş ve tam anlamıyla «organize» bir suçtur. Suçlusu da, lafı uzatmadan söyleyeyim ki devlettir.
Devlet Emniyet örgütünün 16 ayrı birimi, 56 ayrı kayıtla sabit olduğuna göre Dündar ailesini adım adım takip etmekteymiş. Çünkü tarih yanlışlıklarına rağmen kayıtlar arasında çiftin üç çocuğuyla birlikte veya Uğur’un oğluyla birlikte yaptığı dış geziler de var. Teknik ayrıntılara girmeyelim, benim işim değil. Pol-Net dedikleri sistemle, öyle anlaşılıyor ki Uğur ve ailesi efradı bütün cihanda adım adım takip edilmekteymiş. Devlet adına işlenen, özel hayatın gizliliğine karşı bir haksız fiil ki bu, Türk Ceza Kanunu’yla kalmaz, Anayasamız tarafından da ve kesinlikle suç sayılmaktadır.
Türkiye adına üzülmemek mümkün değil. Ama her olanda bir teselli notu da vardır, derler ya... Nitekim özel hayatın kutsallığını da tanımayanlar bu defa, müstehaktır iyi oldu çetin cevize çattılar. Ne dediğimi asıl Yunus’un, Ömrüm geçti hayfâ ki geç uyandım / Bu dünya bana baki kala sandım, beytini çığırma zorunda kaldıkları zaman anlayacaklar. 

At ile otodan daha tehlikeli
Aslında «İyi bir haberden bile muzırlık çıkarmak» denir bu yaptığıma. Kötü bir niyetim yok da, söylemeden duramamak gibi bir zaafım var.
Türkiye hayli zamandır kendi ürettiği otomobilleri kullanıyor. Otosan marifetiyle, Koç’un Gölçük Fabrikası’nda üretilen Transit Connect model Amerikan otomobillerini Kuzey Amerika pazarına ihraç etmeye başladık.
Bizi sevindirecek bir iyi haber.
Törende Başbakan da bulunmuş. Ona bu yeni otomobilin bir maketi sunulmuş. Derken Bakan Zafer Çağlayan’la Tayyip Bey, dünyanın bu ilk Ford Transit Connect otomobiline binmişler. Mustafa Koç da orada. Başbakan geçmiş direksiyona oturmuş. Limana kadar hayırlısıyla kazasız belasız gitmişler. Arabanın anahtarını şilebin kaptanına gene bizzat Tayyip Bey vermiş.
Yani Türkiye’den ABD’ye otomobil ihracatının ilk adımını da Başbakan atmış (gibi) olmuş.
Çok güzel de, Başbakan bunu hemen her yerde yapıyor. Otomobil kullanmakla ve at binmekle de kalmıyor. Çoğu zaman «Bir şey söylemek lazımsa onu da ben söylerim» diye atılıyor. At ve otomobil gibi değil, sözü kullanmak daha da zordur.

Dil Yâresi
* Hasan Pulur yıllar önce (Ya 1956, ya da 57’dir) onun haberine benim attığım başlığı çok sevdiğini söyler, ben de bundan hoşlanırım.
Bir röntgenci yatak odası gözlemek üzere gece vakti ağaca çıkmış. Kargaların devamlı gürültüsüne sinirlenen adam da, av tüfeğiyle balkona çıkıp rastgele ateş edince röntgenciyi yaralamış.
Haber böyle bir şeymiş. Ben de başlıkta (Yıllar sonra söyleyince Hasan’dan öğrendim ki) «Kime niyet, kime kısmet!» demişim.
* Radikal’deki bir başlık dikkatimi çekti geçen gün: «Ego’nomi bitti, tasarımda biz var diyordu. Bir ekonomi haberi. Ünlü pazarlama uzmanı Jody Turner «Tüketici artık dünya meselelerine çözüm üreten tasarımlara ilgi duyuyor, demiş. Ben tasarımları geride kaldı, yeni eğilim biz’e seslenen tasarımlar» (15 mayıs).
Ego’nomi iktisatçıların bildiği ve benimsediği bir terim veya deyiş midir, bilmiyorum. Ekonomi’nin çoğu zaman ben (ego) merkezli bir faaliyet alanı olduğunu pek güzel ifade eden bir deyiş.
* Televizyondaki BP Super V reklamında şoför söylüyordu:
– Ağzı olan konuşuyor. (Reklamcı Ali Taran’ın bir sloganıydı. Ünlü reklamcı bu çalışmasıyla haklı olarak 1997-98 yılının Kristal Elma ödülünü de almıştı.)
Hemen benimsenen bir deyim oldu bu söz, diyebilirim; unutulduysa şimdi deyiş demekle yetinelim.
Milliyet’te (dünkü) Şükrü Andaç imzalı ekonomi sayfasının cep telefonları konusunu işlediği haberlerinden birinin başlığı şu cümleydi: «Cebi olan konuşuyor!»
Çok sevdim. Haber başlığı olan cümleler, deyişler gazeteciliğin bence edebiyatından sayılır.
Meslek arkadaşlarımızı yermekten geri durmuyoruz; içimizden gelen övgüleri dile getirmekte de nekes davranmamalıyız.