Ümit, İranlı Zehra Hanım'da

Bir dost benden söz ederken «Daha çok izlenimlerini yazar» demişti, ki bence de doğruydu bu tespiti. Biraz açalım bunu, lafı uzatmadan.

Bir dost benden söz ederken «Daha çok izlenimlerini yazar» demişti, ki bence de doğruydu bu tespiti. Biraz açalım bunu, lafı uzatmadan.
İzlenim, «Bir şeyin duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı tesir» demek; intiba da dediğimiz.
Buna karşılık, «Çeşitli konular üzerinde derinlemesine düşünen, düşündüklerini ifade edebilen, görüşlerine değer verilen kültürlü kimse»ye ne denir?
El cevap: Fikir adamı!
Benim yazabildiklerimin izlenimler alanında kaldığını söyleyen değerli yazar, tam bir fikir adamı’dır; çok beğendiğim.
Şimdi söyleyeceklerimi biraz yadırgayacaksınız. Duyacağınız bu rahatsızlığın nereden geldiğini zahmete katlanmadan bilesiniz diye, bu eski değerlendirmeyi önceden söylemek istedim.
*
Yarın değil cuma günü (orada hafta tatilidir ya!) İran’da cumhurbaşkanı seçimi yapılıyor. Onlar doğrudan bir seçimle belirliyorlar devlet başkanlarını. Bugünkü cumhurbaşkanları Ahmedinejad hakkında doğruya çok yakın fikir sahibi olduğunuzdan şüphe etmiyorum.
Orada dursam ya! Ne mümkün, izlenimlerden yola çıkarak hükümlere varmayı göze alabilenlerin en yapamayacağı da budur işte.
Ben değildim (Bu halimden utandığım bile olmuştur), ama solcu arkadaşlarım vardı elbette. Hızlı solculara hep takılırdım: Marksizm’e o kadar güvenmeyin, onun siyasette tecellisine bir başka ...izm değil, sıradan insan evlatları son verecektir, diye. 1940’lı, 50’li yıllardı. Sovyet Rusya’nın ringi terk etmesinden yarım asır önce.
– Neye dayanarak böyle akıl dışı bir iddiada bulunuyorsun, sualine verdiğim cevap, benimkine benzer izlenimciliğin (Bu anlamlı sanat teriminden özür dilerim!) net bir tarifiydi:
– Komünizmin insan tabiatına aykırı oluşuna dayanıyorum.
90’lı yılların başında izlenimim doğrulanır gibi oldu. Ne var ki, dediğim arkadaşlardan çoğu artık yumuşamış, karşı kampa geçenler bile olmuştu. Hadisenin tadını çıkaramadım.
Mahmud Ahmedinejad’ın iktidarını tehdit eden asıl rakibi, eski başbakanlardan Mir Hüseyin Musevi. (Çok tanıdık üç ad, değil m?) Resmini görsem tanımam. Ama heykeltraş ve akademisyen eşi Zehra Hanım’dan, televizyon haberlerini seyrederken gözlerimi ayıramadım. Işıklı yüz ifadesi, hafif kemerli burnu hafızama kazındı. Veliasr Bulvarı’nı 30 kilometre boyunca hıncahınç doldurmuş yığınları ateşleyen oydu.
Benim beklediğim kadın! Bu İran’ın tıpası, hep biliyorum ki kadınların gücüyle atacak. Saçlarını büsbütün de örtmeyen, kot pantolonlu, gömlekli kadınlar.
Unutmayın İran’daki sistemin baş düşmanı İranlı kadınlardır. Ve gözünüzü Zehra Hanım’dan ayırmayın!

S. Seba  başımla  beraber, cevapsız bir sualim de var
Erol Evgin ve İstanbul Liseliler heyecanlandırdı beni. Oysa bir gün önce, Kabataş mezunları olarak biz de Ortaköy’deydik. Bizim lise Meşrutiyet’le yaşıttır, 1908’li; 100’üncü yaşını geçen sene kutladık.
Hem çocukluğumu hatırlatır Kabataş bana, hem de yaşlandığımı. Kabataş mezunluğu (Derneklerimize rağmen, belki de bu sebeple) tam anlamıyla «kurumlaşabilmiş» bir kavram değil.
Giderek pilav günlerinin anlamı değişiyor. İki yıl önce 60. yıl belgesini alanlar, benim sayabildiğim on yedi kişiydik. Bu yıl say deseler, cesaret edemezdim. O pazar günü kaç kere çıkıştım, Edebiyat B’den 223 Hakkı Efendi’ye: «Geride kalanlarla ne yapıp edip yıl içinde bir kaç kere daha buluşmalısın!» diye.
*
Orada artık «eski hatıralar» muamelesi gören, yarısından çoğu torunların nesildaşı gençler tarafından ağırlanmanın tadını çıkarabiliyoruz. Çaresiz her yıl daha da azalarak.
Duygusal havadan gazeteci muzırlığına geçip, hassas bir konuya da değinelim.
Lisenin bahçesinde hocalarımızdan heykeli dikilenler var. Ben ziyarete Galip Hoca’ya saygı duruşuyla başlıyorum.
Bu yıl hocalar dışında bir eski Kabataşlı’nın heykelini küçük bir törenle açtılar; Süleyman Seba’nın heykeli. Kendisi de oradaydı, ne güzel. Çok sevgili, efendilerin efendisi bir arkadaşımızdır.
Ama yadırgadım: l Hayattakilerin heykeli dikilmesinden hoşlanmam. l Hocalar dışında da birilerini heykelleştirmek için pek çok danışmak ve uzun uzun düşünmek doğru olur.

Dil Yâresi
* Namık Kemal Zeybek «Çocukluğumdan esimde kalmış» diyor ve hemen ekliyor: «Esimde, yani hatırımda. Usumda da deniliyor ya...» (Radikal, 10 haziran)
Us ile hatıra arasındaki ayniyeti ben anlayamadım. Sözlükler Oğuzca’dan gelme us’u «temyiz kabiliyeti» diye tarif eder. Zamanla yerini Arapça’dan gelme akıl’a bırakmış olan bir kelime. Usa varmak, «Akıl yoluyla çözüme varmak», usu gitmek, «Aklı başından gitmek» anlamında deyimler. Yunus, Görmedim delü oldum yanıldım günah kıldım / Ussum aklum aldurdum esridim ayılmazım, der ya. Eşrefoğlu Rûmî’nin Ol kim usu olan kişi / Cifeye aldanur değil, demesi gibi.
Us payı vermek, «Akıl dersi vermek», us pahası «Akıllıca bir hareket yüzünden çekilen ceza» anlamlarında deyimler. Uslanmak, «Yadırganan davranışlardan vazgeçmek, uçarılıktan veya haşarılıktan uzaklaşmak, dinginleşmek» anlamında fiil. Uslu, oldum olası «terbiyeli, çevresini rahatsız edecek davranışlarda bulunmayan» anlamında bir sıfat. Usta, mecazî anlamda «Akıl veren, akıl öğreten» demek.
Usumda, «Aklımda» anlamına gelebilir. Hafızamı zorluyorum, kaynaklarıma bakıyorum; «hatırımda» yerine «esimde» dendiğine dair bir örnek bulamıyorum. Onu da Namık Kemal Zeybek’ten rica edelim, bakalım ne diyecek?
* Aynı yazıda Nuh’tan «Nuh Yalvaç» diye söz ediyor Zeybek. Ben daha çok Nuh-u nebî dendiğini hatırlıyorum. Peygamber, nebî, yalvaç sanırım aynı anlamda kelimeler. Zeybek‘in peygamber veya nebî yerine yalvaç’ı kullanmasının ayrı bir sebebi var mı acaba?