Umur'a seslenesim geldi...

Bir gazete patronu, diğer işlerin patronlarından farklı biridir, benim gözümde. Bu yüzden olmalı, son iki gündür Sabah'ta ve atv'de çalışan meslektaşları düşünmeden edemiyorum.

Bir gazete patronu, diğer işlerin patronlarından farklı biridir, benim gözümde. Bu yüzden olmalı, son iki gündür Sabah'ta ve atv'de çalışan meslektaşları düşünmeden edemiyorum.
Benzer yanlarımız çoktur diye bildiğim Hıncal Uluç'u aradık dün, ulaşamadık. Meslekte ellinci yılı için iyi dileklerimi söyleyecek, camianın morukları arasına hoş geldin, diyecektim. Arada, o güçlü ve tecrübelidir, grup çalışanlarının maneviyatı nasıl diye soracaktım.
Radikal, Hürriyet... gözümün önünden geçen sayfalar sayfalar... Derken, Sabah Grubu'nun yeni patronu kim olacak sualinin cevabı belli olalı beri, «Böyle bir değişiklikten en çok o rahatsız olur» diye hep aklımda olan Umur Talu'nun dünkü yazısıyla yüz yüze geldim.
Başlık iki kelime: Kalem kırıklığı. «Doğru, sermayesiz gazete, TV olmayabilir ama, gazetecisiz hiç olmaz. Olur da, herkesin iyi bilmesi gerektiği üzre, gazete gibi olmaz» diyor.
«Hakikat peşinde koşmayı taahhüt ettiği halde, kendi hakikatı üstüne konuşamaz hale gelen» gazeteci adına üzgün.
Bana en tanıdık gelen kusurunu «Kaldı ki, insanın kendini abartmasına gerek yok!» diye ifade ediyor. Kendimi azarlarken en çok kullandığım formül.
Umur, ben bu haletiruhiyeyi, Aydın Bey'in Milliyet'i Korkmaz Yiğit'e satmaya kalktığı günlerde yaşadım. Öyle bir değişiklikti ki söz konusu olan, etkilenmemek, sarsılmamak mümkün değildi. Kimse yeni patronu tanımıyordu. Hepiniz, haklı bir suskunluk içindeydiniz. Aydın Bey de perişandı.
Milliyet müracaatta Zehra Hanım vardı, hatırlarsın. Devir teslimden sonra, gazeteden çıkıyordum:
– Hakkı Bey şimdi biz ne yapacağız, diye durdurdu beni.
– Elimizden bir şey gelmez artık. Ama Milliyet de gazete olarak bir şahsiyettir. Göreceksin, bizi bu durumdan gene o kurtaracak, dedim.
Satıştan vazgeçilince el ele tutuşup, birbirimizi sessizce kutlamıştık.
Sabah da direnecektir.
Muhtar Kent adına sevinirken
Gençlerimiz bize nispetle daha iyi yetişiyor. Ama iş bulmakta çektikleri güçlükten de kötüsü, iş yerlerinde iyi muamele görmemeleri oluyor.
Oğlum Fransa'da okudu. İş bulup da oralarda kalır diye, hiç renk vermedim amma, Allah bilir ya çok korkmuştum.
Selim torunum bir yabancı kuruluşun Türkiye teşkilatında işe başladı. Otuz yıl önce bu tercihi babası yapsa üzülürdüm. Bugün öyle düşünmüyorum. Bir diğer yakınım, İstanbul'da çalıştığı işyerinden uzaklaştırıldı. Kıymet bilmezliğin bu derecesine hayret etmekten gayri bir şey gelmedi elimden. Ne denebilir?
Bin itina ile yetiştirdiğimiz çocuklar iş dünyasında kısa ifadesiyle kötü muamele görüyorlar. Ben, Avrupalı bir büyük şirketle yıllar önce çalıştım. Aramızdaki farkı yaşayarak öğrendim. Bizimki hiç övünülecek bir hal değildi. Giderek daha beter oluyor.
Bu toprakları bekleyen tehlikeler depremden, kuraklıktan ibaret değil. Muhtar Kent'in dünya devi Coca Cola'nın başına getirilişine çok sevinirken, haklı olarak ona gıpta edecek gençlerimiz adına da üzüldüm doğrusu.
Dil Yâresi
Pesperişan mı, perperişan mı?

  • Özgür Araz, «Türkçe'nin Almanya'daki durumuna değindiğiniz yazının başlığındaki pekiştirmeli kelime bana yanlış gibi geldi, diyor. Perişan kelimesinin pekiştirmeli halini perperişan olarak hatırlıyorum. Bu konuda dikkatinizi çekmek istedim. Türkçe yazarken hata işlememe konusunda daha dikkatli olmak gerekir, diye düşünüyorum. Yanlış biliyorsam düzeltmenizi rica ederim.
    – Sözlük bulunmayan yerde yazmak zor gelir bana. Dilini seven sözlüklerden de hoşlanır. Deyimler, atasözleri gibi, şekil değiştirebilen kelimeler ve ibareler yazarken daha çok hissedilen bir ihtiyaçtır bu.
    Pesperişan yazarken de sözlüğe bakmadım değil. Yoktu bu kelime. Hatırımda yer etmiş şekliyle yazdım o zaman. Siz, hayır doğrusu perperişan'dır diye yazınca, elimin altındaki hemen bütün sözlükleri tek tek elden geçirdim.
    Hayret, biri hariç sözlüklerde bu pekiştirmeli sıfata yer verilmemişti. Biri hariç dediğim Ayverdi Sözlüğü, ki perperişan diye ayrı bir maddeyle size hak veriyordu.
    Bunu belirttikten sonra, tereddüdümü de dile getirmek istiyorum.
    Benim bildiğim kural şudur: «Bazı niteleme sıfatlarının ilk ünlü harfine kadar olan kısmı, m, p, r, s harflerinden yakışanı ile bir önek şekline sokularak sıfatın başına getirilir. Arzulanan pekiştirme etkisi böyle sağlanır.»
    Perişan sıfatının «ilk ünlü harfine kadarı» PE'dir. Ben, perperişan tekrarlamasından ise pesperişan demek kulağa daha güzel gelir, diye düşünüyorum; yani burada yakışan harf «r» değil, «s»dir.
    Bembeyaz (beybeyaz değil), kıpkızıl (kızkızıl değil), tertemiz (temtemiz değil), dosdoğru (doğdoğru değil)... pekiştirmelilerinde de olduğu gibi.
    Kulağımın hafızası bana pesperişan, diyor hâlâ... «Yakışanı» bu mudur diye bakmıştım sözlüğe, ama Türkçe Sözlük'le yetinmiştim. Dediğim gibi, benim de son gözdem olan Ayverdi Sözlüğü size hak veriyor.
    Derdimi anlatmaya çalıştım. Bu aynı zamanda bütün Türkçe Dostları'na bir seslenişti. Onların ne düşündüğünü öğrenebilmek isterdim. Tanınmış yazarlarca kullanılmış örneklerden haberdar ederlerse çok makbule geçer. Size de tekrar yazarım o durumda, sevgili okurum.