Uşaklıgil ve Güntekin dizileri tuttu. Diğer romancılarımız ne güne duruyor?

Türk romanının iki büyüğü günümüzün televizyon seyircisiyle yakın ilişki kurmuşa benzer. Halid Ziya Uşakliğil?in Aşk-ı Memnu?su ile Reşat Nuri Güntekin?in Yaprak Dökümü çok seyredilen diziler oldu.

Türk romanının iki büyüğü günümüzün televizyon seyircisiyle yakın ilişki kurmuşa benzer. Halid Ziya Uşakliğil’in Aşk-ı Memnu’su ile Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü çok seyredilen diziler oldu.
Halid Ziya üstat ile tanışma şerefine nail olabilmiş değilim. Ömrünün son dönemini Yeşilköy’de geçirdiğini biliyorum. Kayınbabam Prof. Murat Cankat ile yakın dost imişler. Ama ben evlendiğimde, Halid Ziya Bey öleli sekiz yıl olmuştu.
Halid Ziya 20 yaşından itibaren ilk eserlerini vermeye başladı. Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katıldı. Mai ve Siyah adlı romanı Servetifünun’da yayımlandı.
Romanlar birbirini takip ederken Darülfünun’da Batı edebiyatı hocalığı yaptı. Sultan Beşinci Mehmed’in sarayında mabeyn başkâtipliğine getirildi. Yurtdışında geçici görevler aldı. Son yıllarını diplomat oğlu Vedat’ın ölüm acısıyla Yeşiköy’deki köşkünde geçirdi.
Mai ve Siyah adlı eseri Türk romanında bir aşama sayıldı. Aşk-ı Memnu’da toplumun varlıklı, aşk ve meşkten gayrı pek bir şey düşünmeyen alafranga katmanını anlatır. Daha sonra halktan insanları da anlatacak, güçlü bir gözlemcidir.
Ben Halid Ziya’nın hatıralarını anlattığı Kırk Yıl ve Saray ve Ötesi adlı kitaplarını da severek ve çok faydalanarak okudum.
*
Halid Ziya’dan sadece üç yıl sonra dünyaya gelmiş olan Reşat Nuri Güntekin’i kendime daha yakın hissederim.
1950’lere doğru Yeni İstanbul gazetesinde tanıştığımız Reşat Nuri Bey, benim gibi bir memur çocuğuydu. Bir süre İzmir Frère’ler okuluna devam etti. İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Fransızca öğretmenliği (Bursa), çeşitli okullarda müdürlük yaptı (İstanbul). Yazı hayatına tiyatro eleştirileriyle girdi (1918-19). Bazı oyunları oynandı. 1922’de Vakit gazetesinde yayımlanan Çalıkuşu romanıyla ünlendi. İstanbul’un çeşitli liselerinde edebiyat öğretmeni olarak çalıştı (1919-1931). Bir ara Çanakkale milletvekilliği yaptı (1939-1943). Paris Kültür Ataşeliğine tayin edildi ve emekliye ayrıldı (1954).
Toplumsal olayları ön plana alan romanlar yazdı: Yaprak Dökümü (1930), Miskinler Tekkesi (1946) gibi... Çocuk sevgisi (Acımak), kuşaklar uyuşmazlığı (Yaprak Dökümü), eğitimin önemi (Yeşil Gece) gibi... Kahramanları karmaşıktan ziyade sade kişilerdir. Duygusal bir yazardır; aynı zamanda gerçekçi.
Süse, yapmacığa hiç ödün vermeyen, günlük dili asla terk etmeyen Reşat Nuri, güzel ve duru Türkçesiyle geniş halk kitlelerine ulaşabilme mucizesini gerçekleştirmiş yazarlarımızdandır.
*
Biraz da Reşat Nuri Bey’den söz edelim.
Hayatım boyunca tanıdığım hemen de en zarif insandı, dersem gerçeği ne ölçüde ifade etmiş olabileceğimi kestiremem. Bu dediğim, Reşat Nuri Bey’in en aşikâr («gözle görülür») özelliğiydi.
Yeni İstanbul’un galiba yayımlandığı yıl açtığı, amatörler arası hikâye yarışmasına ben de bir hikâye ile katılmıştım. Ön elemeyi geçip yayımlanan hikâyeler arasında benim yazdığımı da görünce pek sevinmiştim. Yarışmayı o tarihte tanınmayan Tarık Buğra bir araba atını anlattığı güzel hikâyesiyle kazanacaktır. Daha sonra da Tercüman gazetesinde düzenlediğimiz Köşekadıları Yarışması’nı kazandı Tarık; benim Edebiyat Fakültesi yıllarından tanıdığım bir arkadaştı. Emil Galip Sandalcı ile ikisi, Tercüman’ın o zamanki adıyla fıkra muharrirleri oldular.
*
Evet, televizyon dizileri Türk romanının iki büyük ustası ile yeni nesilleri ve eski okur sayılarının kimbilir kaç mislini buluşturmuş oluyor.
Halid Ziya’yı bilemem. Ama Reşat Nuri ile gelinen bu noktayı konuşabilmeyi çok isterdim.
O hikâye yarışması günlerinde Zihni Küçümen de Yeni İstanbul kadrosundaydı. Nedense tercih ettiğim müstear (takma) ada rağmen benim hikâyemi Zihni tanımış (Aynı ilkokulun öğrencileriydik biz ve aynı mahallenin çocukları), bu vesileyle benden bahsetmiş Güntekin’e. O da «Çağır onu buraya, biraz konuşalım!» demiş.
Uçarak gittim Şişhane’deki binaya. Uzun uzun konuşmaya katlanarak hoş tuttu beni. Al şunları sen oku, benim işimi hafiflet biraz da dedi. Sigara ikram etti, ben içmiyorum deyince sahiden duraladı:
– Sigara içmeyen birinin ne yapıp da yazar olabileceğini tasavvur edemiyorum, dedi.
Paris’in apaşları gibi, Reşat Nuri Bey de yanık sigarasını kül olup tükenene kadar dudaklarının arasında tutardı. 67 yaşında akciğer kanserinden öldü.
Kanal D’nin çok rağbet gören Yaprak Dökümü ile Aşk-ı Memnu dizilerini seyrederken düşünüyorum: İlki 79, ikincisi 109 yaşında olan ve aslında iki ve üç nesil öncesi için yazılmış bu romanlara dayanan diziler böylesine ilgi uyandırdığına göre, acaba niçin diğer ünlü yazarlarımızın eserleri, bir kere de televizyon dizisi olarak değerlendirilmez, diye?
Ben nesiller arası ilişkilere, bu alışverişin sağlıklı ve sıcak olmasına önem veriyorum. Bizde yazık ki geçirgenlik yeterli değil diye oldum olası dertlenirim.
Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçısı, ben de biliyorum ki gadre uğradı. Onun bütün romanları senaryoya dönüştürülebilir gibi gelir bana.
Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı ile Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ni film olarak mı, yoksa dizi halinde mi seyrettik, çıkaramadım.
Attila İlhan, Kartallar Yüksekten Uçar’ı dizi senaryosu olarak yazmıştı zaten.
Hatırlayamadıklarım da vardır herhalde, başkaca deneyenler de olmuştur  dizi yazarlığını.
– Sen söyle bakalım, romanları dizi olarak da değerlendirilebilecek bizde kimler var? diye bana sorsalar ne cevap veririm diye ayrı bir kağıda romancı adları yazdım.
Diyeyim ki Oğuz Atay’a kadar. Saydım, şunu da düşünmez misiniz, diye sorabileceğim kaç romancı var? diye. İlk aklıma gelenleri söylüyorum, 25 civarında tanınmış romancımızın adını verebilirim.
Siz ilgilenenden haber verin!